ABD, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra eski ABD başkanı Franklin Roosevelt'in “Birleşmiş Milletler” olarak adlandırdığı, tüm ulusların -büyük ve küçük- kanun önünde eşit olduğu, güç kullanımının suç olduğu, sınırların kutsal olduğu ve güçle değiştirilemeyeceği, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözüleceği konusunda herkesin uzlaştığı yeni bir dünya düzeninin kurulmasında öncüydü.
Bu yasal ve etik çerçeve, şiddetli rüzgarlara dayandı ve 1940'lardan beri dünya, rekabet eden çıkarlar ve çatışan hedeflerden kaynaklanan küçük çatışmalarla gölgelenmiş olsa da makul bir barışın tadını çıkardı. Bu çerçeve ayrıca, uluslara kendi kaderlerini belirleme fırsatı verdi ve ticaret gelişerek insanlığın tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir refah seviyesini deneyimlemesini sağladı.
Bu yapı, sarsıntılara da dayandı ve sağlam kaldı, ancak şimdi ABD Başkanı Donald Trump'ın “bu dünyada hiçbir şey beni bağlamaz ve uluslararası hukuka ihtiyacım yok” açıklaması ve kendisine yol gösteren pusulanın “ahlakı” -yani doğru gördüğü şey- olduğunu vurgulaması ile birlikte, Richter ölçeğini aşan sarsıntılar yaşıyor. Bu açıklama tehlikeli çünkü dünyanın en güçlü başkanına ait ve İran nükleer reaktörlerini imha ettikten, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu sarayından kaçırdıktan, protestocuları öldürmeyi bırakmazsa İran'ı bombalamakla tehdit ettikten ve Grönland'ı barış veya savaş yoluyla ele geçirme niyetini açıkladıktan sonra geldi.
Trump'ın Grönland'a olan ilgisi ani ve beklenmedik değil; aksine ondan önce bu adayla ilgilenen önde gelen Amerikalı politikacılar da oldu. Örneğin Başkan Andrew Johnson (1876), onu satın almayı düşünmüştü; Başkan Harry Truman (1946), onu 1 milyon dolar altın karşılığında satın almak için gizli talepte bulunmuştu ve Başkan Roosevelt, Danimarka'nın işgalinden sonra Hitler'in adayı Amerikan güvenliğine karşı kullanmasını engellemek için oraya deniz piyadelerini konuşlandırmıştı.
Bu istekler iki unsuru pekiştiriyor; adanın Amerikan güvenliği için önemi ve başkanların adayı meşru bir şekilde satın alma ısrarı. Örneğin, Roosevelt, (Alman işgaliyle iş birliği yapan Danimarka hükümetine bağlı olmayan) Danimarka büyükelçisiyle Grönland Savunma Anlaşması'nı imzaladıktan sonra deniz piyadelerini konuşlandırmıştı.
Önceki başkanlardan farklı olarak Trump, meşruiyet için yasal gerekçelendirmenin yerine pragmatik gerekçelendirmeyi yerleştirdi ve şöyle dedi: “Adaya sahip olmak ulusal güvenlik için acil bir zorunluluktur, çünkü Danimarka, Rusya veya Çin'in adayı işgal etmesini engelleyemez ve adanın 56 bin bin sakini bağımsızlık kazanıp Çin veya Rusya ile ittifak kurabilir.” Bu gerekçelendirme, Çin ve Rus tehdidinin yokluğunu ve ABD'ye ada üzerinde fiilen askeri egemenlik hakkı tanıyan 1951’deki genişletilmiş anlaşma uyarınca adada Amerikan kuvvetlerinin var olduğunu görmezden geliyor. Buradaki egemenlik sözcüğü, ABD'nin güçlerini ve füzelerini uygun gördüğü şekilde konuşlandırma konusunda mutlak özgürlüğe sahip olduğu anlamına geliyor. Dahası Danimarka, Avrupa Birliği ile birlikte, adanın doğal kaynaklarını kullanmada ve güvenliğini sağlamada Amerikan katılımını memnuniyetle karşıladı; ancak adanın mülkiyetini ABD'ye vermeyi reddetti.
Böylece anlaşmazlık mülkiyet üzerine odaklandı çünkü Trump -bir emlak geliştiricisi olarak- sahip olmadığı bir şeye yatırım yapmak istemiyor. Ona göre mülkiyet çok önemli çünkü bu, ABD'nin sınırlarını genişletme ve ekonomik kaynaklarını artırma konusunda önceki tüm başkanları geride bırakmasını sağlayacak. Bu yüzden Avrupalılar ve diğerleri için durumu şu sözlerle açıklığa kavuşturdu: “Uluslararası hukuk beni bağlamaz; ben sadece doğru olduğunu düşündüğüm şeye uyarım.” Milliyetçi bir ideolojiden (ABD'yi Yeniden Büyük Yap) doğan bu bencil ilke ile Trump, Ukrayna'nın bir devlet olarak varlığını reddeden Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ortak bir zeminde birleşiyor. Putin de Ukrayna'nın Rusya'nın bir parçası olduğuna, anavatana geri dönmesini sağlamak, Rusya'nın güvenliğine tehdit olarak gördüğü NATO'ya katılımını engellemek için orayı işgal etme hakkına sahip olduğuna inanıyor. Aynı şekilde, Çin Devlet Başkanı Şi Jinping de ülkesinin Çin Denizi’nin güneyine ve doğusuna yayılma, deniz yolları üzerindeki kontrolünü genişletmek için yapay adalar inşa etme ve Tayvan'ı zorla işgal etme hakkına sahip olduğuna inanıyor; çünkü ona göre Tayvan Çin'in bir parçasıdır ve barışçıl yollara veya zorla kendisine geri dönecektir.
Bu uluslararası hukuku hiçe sayan tutum büyük güçlerle sınırlı kalmayıp, orta ölçekli devletlere de uzandı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu “Büyük İsrail”i ilan etti, işgal altındaki toprakları ilhak etti, Gazze'de soykırıma varan eylemler gerçekleştirdi ve Suriye'de bir güvenlik kuşağına sahip olma hakkı olduğunu iddia etti. Benzer şekilde, İran da gerilemeden önce, Arap başkentleri üzerindeki kontrolüyle övündü ve sınırları ve uluslararası hukuku hiçe sayan milisleri destekledi.
BM dünyası gözlerimizin önünde parçalanıyor ve alternatifi, geçmişe korkunç bir dönüştür. Bu geçmişin altın kuralı ise şudur: “Güçlüler dayatır, zayıflar boyun eğer.” Korkutucu olan, bu ülkelerin politikalarını vatanseverlik değil, milliyetçilik sloganına dayandırmalarıdır. Orwell'in dediği gibi, vatanseverlik doğası gereği hem askeri hem de kültürel olarak savunmacıdır. Vatansever, bir yere ve yaşam biçimine bağlıdır, oysa milliyetçilik, sürekli artan bir güç ve prestij arzusudur. Milliyetçi, ulusu için güç ve prestij ister ve düşünceleri her zaman zafer, şan ve düşmanların yenilgisi etrafında döner. Kendini haklı, diğerlerini haksız görür. Trump'ın “ABD’yi Yeniden Büyük Yap” sloganı, Danimarka’nın topraklarını kaybetmesi anlamına geliyor, Putin için Ukrayna'nın dağılması, Şi Jinping için ise Doğu Asya'da hegemonya ve Tayvan'ın ilhakı anlamına geliyor. Bu siyasi model, adil çözümlere kapıyı kapatıyor ve karşı tarafı ya boyun eğmeye ya da isyana itiyor. Böylece BM Anlaşması çöküyor, NATO çökebilir, ittifaklar değişiyor ve dünya, bir medeniyet döneminden sonra, orman kanununa geri dönüyor.