Bazı durumlarda yanılsama, hakikatten daha güçlüdür. Çünkü kitleleri ve geniş halk kesimlerini yönlendirmek isteyenler için yanılsamanın ve yanıltmanın faydası, işin gerçeğinden daha kolay benimsenir ve tercih edilir. Üstelik zaten ‘mutlak’ hakikate ulaşmanın mümkün olup olmadığı başlı başına tartışmalıdır.
Arap-İslam coğrafyasında, toplumların ve hatta tüm seçkin zümrelerin, onunla, onun üzerinden ve onun uğruna yaşadığı bir dizi yanılsama vardır. Bu bağlamda, Mısırlı yazar Ahmed Abduttevvab’ın El-Ahram gazetesinde yayımlanan yazısında verdiği şu örnek dikkatimi çekti: Mısır’ın son kralı Faruk ve onu -ya da monarşik düzeni- deviren ordu subayları meselesi.
Kral Faruk’un Filistin krizi karşısındaki tutumuna dair bir yanılsama söz konusudur; buna göre o, ‘davanın’ kaybedilmesinin nedenlerinden biridir. Oysa yazar, Kral Faruk’un 1950 yılında Filistinlilerin Sina’ya yerleştirilmesi yönündeki teklifi reddettiğini hatırlatır; olayın ayrıntılarını aktarır ve ardından şu soruyu sorar: “1952 Devrimi’nin ona yönelik düşmanlığı ortamında, bu bilginin gizlenmesi; onu ülkesinin toprağını koruyan ‘vatansever’, Filistin davasının eritilmesine direnen ve dönüş hakkının tasfiyesini reddeden ‘insan’ ve Filistin meselesinin geleceği açısından bu fikrin tehlikesini çok erken kavramış ‘tecrübeli bir siyasetçi’ sıfatlarından mahrum bırakmak amacıyla mıydı?”
Bu noktada Kral Faruk’un söz konusu meselede uğradığı ‘mağduriyet’ üzerinde uzun uzadıya durmak gibi bir niyetim yok. Asıl mesele, birlikte yaşadığımız ve uzun süre gerçek sandığımız yanılsamalara ve ‘yalanlara’ dikkat çekmek.
Son cümle, Suudi Arabistanlı araştırmacı Dr. Hamza el-Muzeyni’nin kaleme aldığı bir kitabın da adıdır. Söz konusu kitapta yazar, etkileri bakımından çoğu zaman gerçeklerden daha güçlü olan bu yanılsamaların bir kısmını mercek altına alır.
Örneğin, sosyal medyada dolaşan en ‘meşhur’ uydurma sözlerden biri, ünlü Fransız fizikçi Pierre Curie’ye -meşhur fizikçi Marie Curie’nin eşi- atfedilen şu ifadedir: “Eğer Arap ve İslam kütüphaneleri yakılmamış olsaydı, bugün uzayın galaksileri arasında dolaşıyor olurduk.”
Dr. Hamza, bu tür yalanları çürütmeyi hedeflemesinin gerekçesini şöyle açıklar: Bu, sözde doğruluğu yücelten İslami değerleri savunmak içindir; zira bu değerler, her türlü söylem ve araştırmada aktarılan sözlerin güvenilir kaynaklara dayandırılmasını ve doğruluğunun teyit edilmesini esas alan bilimsel ilkelerle de çelişmez.
Ne yazık ki, yanılsama ve hurafelerin yayılma payı insanlar arasında her zaman daha yüksek olmuştur. Özellikle sosyal medya platformlarında, kişisel gelişim ve ‘mutluluk’ pazarlamacılarında ve modern çağın diğer şarlatanlarında bu durum daha da belirgin hale gelmiştir!
İşin acı tarafı şu ki; iletişimin artması ve insanların birbirine daha kolay ulaşması sayesinde bilincin yükselmesi ve yanılsamaların daha çabuk teşhis edilmesi beklenirken, tam tersine tablo daha kötü, sonuçlar daha çirkin ve hasat daha acı olmuştur.
Allah akıllarımızı korusun, dillerimizi kötü sözden ve sahte ifadelerden muhafaza etsin… Zira insan, iki küçük uzvuyla -aklı ve diliyle- insandır.