Almanya, dış dünyaya her defasında nihai olarak görünen çöküşünden sonra küllerinden yeniden doğan anka kuşu gibi bir imparatorluk haline mi geldi?
Tarihsel olarak, İmparator İkinci Wilhelm (1859-1941) dönemi sırasında Almanya, Birinci Dünya Savaşı'ndan Müttefikler karşısında diz çökmüş bir halde çıkmıştı. Ancak yirmi yıl içinde, yalnızca kültüre dayanan Alman ulusunun birliğini temsil eden Reich'ı kurmaya çalışarak milliyetçi projesine geri döndü.
İkinci Dünya Savaşı'ndaki ezici yenilgiden sonra, Almanya, Adenauer ve Erhard'ın yönetimi altında imparatorluk projesini yeniden canlandırdı. Ardından Schmidt ve Kohl'ün çabaları geldi ve bölünmeden sonra hayal edilen birlik gerçekleşti. Soğuk Savaş'ın sona ermesini takip eden on yıllar boyunca Almanya, Avrupa kıtasını silah gücüyle değil, Alman Markı'nın gücüyle yönetmesini sağlayan büyük bir güç konumuna ulaştı.
Bu da bizi şu soruyu sormaya yöneltiyor: Amerikan Foreign Affairs dergisinin birkaç gün önce öne sürdüğü gibi, Almanya bugün egemen bir güç olmasının önünü açan askeri dirilişin eşiğinde mi?
Avrupa'nın Almanya ile ilişkilerine kısa bir bakış, Alman askeri gücünün yükselişi ve düşmanlara karşı dengeleyici bir güç olmaktan çıkıp gerektiğinde salt güç yoluyla iradesini dayatabilecek otoriter bir güce dönüşme potansiyeliyle ilgili derin korkuları açıkça ortaya koymaktadır.
1921'de Fransa’nın askeri liderlerinden General Foch, Almanların silahlı kuvvetlerini yeniden inşa etmesinin sonuçları konusunda şu uyarıda bulunmuştu: “Müttefikler mevcut kayıtsızlıklarını sürdürürlerse, Almanya kaçınılmaz olarak yeniden silahlanacaktır.” Bu tahmin Nazi lideri Adolf Hitler'in yükselişiyle doğru çıktı.
1980'lerin sonlarında, Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından, İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher, tehlikeli derecede güçlü bir devlet doğurmasından korkarak, Alman birleşmesine karşı çıkmıştı. Daha büyük bir Almanya'nın “tüm uluslararası düzeni zayıflatacağı ve İngiltere'nin güvenliğini tehlikeye atabileceği” uyarısında bulunmuştu.
Bugün, Şansölye Friedrich Merz yönetimindeki Almanya'nın da dahil olduğu askeri yeniden diriliş ışığında Avrupa daha endişeli görünüyor. Almanya, mutlak anlamda diğer tüm Avrupa ülkelerinden daha fazla savunma harcaması yapıyor ve savunma bütçesi Rusya'dan sonra küresel olarak dördüncü sırada yer alıyor.
2029 yılına kadar, Almanya'nın yıllık askeri harcamalarının 189 milyar dolara ulaşması bekleniyor; bu, Başkan Putin'in Ukrayna'daki askeri macerasını başlattığı 2022 yılındaki rakamın üç katından fazla.
Buna ilave olarak Almanya, ordusu Bundeswehr yeterli gönüllü çekemezse askerliği yeniden zorunlu kılmayı düşünüyor.
Bu Alman askeri hamleler dizisinin kaçınılmaz sonucu nedir?
Cevap oldukça açık: Dünyanın en önemli ve sessiz, gizli bir şekilde faaliyet göstermeyi tercih eden dış istihbarat teşkilatlarından birine (BND) sahip olmasının yanı sıra, 2030'dan önce Almanya yeniden büyük bir askeri güç haline gelecek.
Almanya’nın Avrupa'nın önde gelen askeri gücü olma yolunda ilerlemesiyle birlikte, yaklaşık kırk yıldır geçerli olan geleneksel dengeler değişiyor. Almanya, nükleer silahlara sahip olmasa bile, yalnızca Avrupa ekonomisinin motoru değil, aynı zamanda askeri savunmasının da kalbi olacak.
Aynı zamanda, Almanya ve Polonya arasında kaçınılmaz olarak organik hale gelecek ahlaki bir birliğe dayalı yeni askeri denklemler ortaya çıkıyor. Her iki ülke de tarihsel olarak Rusya'nın düşmanlarıydı ve bugün de Moskova'ya karşı mücadele etme vizyonunu paylaşıyorlar.
Almanya'nın askeri yükselişi, Merz'in liderliğinde Almanya'nın oynadığı jeopolitik rol hakkında soru işaretlerini gündeme getiriyor. Bu, birleşik bir Avrupa'nın temel taşı mı, yoksa Berlin'e güven duymayan Fransa gibi ülkeler için bir engel midir?
Washington ve özellikle de Trump, Bundeswehr'in yükselişinin nedenlerinden biri miydi?
Aralık ayı başlarında yayınlanan son ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi ile ilgili yorumunda Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Avrupa'nın artık eskisi gibi Amerika Birleşik Devletleri'ne güvenemeyeceği konusunda uyararak, “Amerikan barışı yılları genel olarak Avrupa ve özel olarak Almanya için büyük ölçüde sona erdi” dedi.
Merz bu açıklamaları, Münih'teki Hristiyan Sosyal Birliği Partisi (CSU) konferansı sırasında yaptı ve “burada geçmişe özlem duymanın bir faydası yok” diyerek, Washington'un artık “kendi çıkarlarını şiddetle takip ettiğini” belirtti.
9 Kasım 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılmasının arifesinde Amerikan barış döneminin başlangıcının duyurulduğu nokta olan Almanya'nın, şimdi o barış döneminin sonu ve yeniden Alman militarizmi sürecinin başlangıcı vizyonunun kalbi olması kaderin bir cilvesi mi?