Bolşevik Marksist lider Vladimir Lenin’e atfedilen en ünlü sözlerden biri şudur: “Hiçbir şeyin olmadığı on yıllar vardır, bir de on yılların yaşandığı haftalar.”
Bu ünlü ifade, Çarlık Rusyası’nın çöküşünden önce yaşanan hızlı dönüşümlere işaret ediyordu. Sonrasında tarihsel kırılma anlarını, istikrarlı görünen düzenlerin çöktüğü ve yeni değişimlerin temellerinin atıldığı kritik anları ölçmek için bir ölçüt haline geldi.
Peki, Lenin’in sözü son haftalarda dünyada yaşanan gelişmelerle uyumlu mu? Davos Forumu ile başlayan, Münih Güvenlik Konferansı ile devam eden süreç; Moskova ile Kiev arasında ateşkes anlaşması umutlarının sarsılması; Avrupa’daki Rusofobi ve Avrupa sahnesinin yeniden militarize olması; ABD-İran çatışmasının tırmanması…
Bu sorunun yanıtı, elbette kapsamlı ve geniş bir analiz gerektirir. Yine de bazı gözlemcilere göre, yeni yılın bu ilk haftalarında yaşananlar, neredeyse 1989 sonlarında Berlin Duvarı’nın yıkıldığı ve ‘yeni dünya düzeni’ olarak bilinen, tek kutuplu Amerikan egemenliğinin şekillenmeye başladığı döneme benziyor.
Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos’ta adeta eski düzenin sonunu işaret eden sözler sarf etti. Ona göre eski sistem kırılgan ve sahteciydi; özünde adil değildi ve uluslararası bir oligarşi niteliği taşıyordu. Güçlüler, zayıfları kontrol ediyordu. Bunu en iyi kanıtlayan örnek, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde veto hakkının varlığıydı. Bu hak, üstün güçlerin iradesini zayıfların çıkarlarının ve kapasitesinin üzerine çıkarıyor; dünyanın kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına kadar uzanan bir imparatorluk mantığı yaratıyordu.
Günümüz tartışma masalarında öne çıkan soru şu: “Yeni dünya düzeni, farklı kurallarıyla, çağdaş dünyamızı uluslararası kaos tuzağından kurtarmanın ve olası küresel bir savaşı önlemenin tek ve doğru yolu mu?”
Görünüşte basit bir soru gibi durmasına karşın, içinde çok sayıda temel karmaşıklığı barındırıyor. Örneğin, insanlık çift kutuplu bir dünya mı istiyor yoksa çok taraflı bir sistem mi?
Tarih boyunca dünyada yaşam ikilik üzerine inşa edildi: gece ve gündüz, iyilik ve kötülük, açlık ve tokluk… Benzer ikilikler tarih boyunca Persler ve Romalılar, İngilizler ve Fransızlar, Sovyetler ve Amerikalılar arasında da görüldü. Belki de bu ikilikler, dünya düzeninde belirli bir dengeyi ve istikrarı korumaya katkı sağladı.
Ancak yapay zekâ, ileri teknoloji ve kuantum bilişim çağında ikili düzenin çözüm olacağına inanmak zor. Artık neredeyse kesin ki, çok taraflı bir dünya düzeni söz konusu olacak.
Peki, çok kutuplu bir dünya ile çok taraflı bir dünya arasında fark var mı?
Kısaca, çok kutupluluk, ulus devletlerin dünya genelinde karşılıklı iş birliği yaptığı bir sistemi ifade ediyor; ancak bu sistemde uluslararası yasalar ve kurallar net biçimde tanımlanmamış durumda.
Buna karşılık çok taraflılık, ulus devletlerin iş birliğini daha geniş bir hukuki ve kurumsal çerçeve içinde, etkin uluslararası kurumlar ve yasalar aracılığıyla yürüttüğü bir yapıyı anlatıyor.
Burada ortaya gerçek bir sorun çıkıyor: “Yeni uluslararası yasaları kim yazacak? Evrende kontrolsüz şekilde yayılan kaosu etkili ve işler uluslararası kurumlar aracılığıyla yeniden düzenleyip bağlayacak olan kim olacak? İkinci Dünya Savaşı’nın miras bıraktığı BM, Bretton Woods sistemi veya Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) gibi yapılar artık yeterli değil; büyük ve güçlü devletler bu kurumların yetkilerini tanımıyor, hatta yargıçlarını sorgulamayı düşündüklerinde tehdit ediyorlar. Sanki orman kanunu hüküm sürüyor!”
Sonuç olarak, kimsenin bu soruya net bir yanıtı yok gibi görünüyor. İnsanlık, üçüncü büyük bir uyanışa ihtiyaç duyuyor; bir şekilde hep birlikte farkına varmamız gerekiyor, havadan, karadan ve denizden gelen ölüm tehditleriyle yüzleşmeden önce… Bu aynı zamanda, insan eliyle veya doğanın kendisi tarafından uygulanan ekolojik savaşın, insanlığa karşı Demokles’in kılıcı gibi sallanması gerçeğini de hatırlatıyor.
Günümüzün jeostratejik akışkanlığı, dünyayı sanki üç ayrı ada gibi gösteriyor: Batılı bir blok, Doğulu bir blok ve Güney bloğu. Bunlar arasında ortak bir değer ya da etik sistem yok; ilişkiler tamamen pragmatik ve çıkar temelli. İlk ciddi test veya çıkar çatışmasında bu yapılar çözülebiliyor.
Bu noktada, Davos’ta Mark Carney’nin yaptığı konuşma belki tarihsel önem açısından Winston Churchill’in 1946’daki ‘Demir Perde’ konuşmasıyla eşdeğer görülmeyecek, ancak benzer bir başarı sağladı: Yanılsamaların sonunun ve küresel siyasette yeni bir dönemin başlangıcının habercisi oldu; elbette bu yeni dönemin doğması için büyük bir çaba gerekiyor.
İnsanoğlu, adaletin barışı tesis ettiği, barışın huzuru getirdiği ve bunun ardından sevgi, iyilik ve güzelliğin izlendiği Platon’un Devlet’ini derinlemesine okumaya ihtiyaç duyuyor.
Özetle… uyanış mı, yoksa uçurum mu? Bakın ve görün.