Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Şah'ın emellerinden Mollaların projesine

İran'ın Körfez'deki emelleri, 1979 İslam Devrimi'nin ürünü değil, daha ziyade 1970'lerde Şah döneminde şekillenen daha eski bir hayalin uzantısıdır. Bu dönem, petrol alanında benzeri görülmemiş bir patlama, askeri modernizasyon ve bölgede lider güç rolünü oynamaya yönelik açık arzusunun desteklediği İran'ın hızlı yükselişine sahne oldu. Devrimden sonra değişen ise fikrin kendisi değil, araçlar ve söylemdi.

Savaştan bu yana duyulan tüm analitik gürültüye rağmen, herkes Körfezli elitler arasında yankı bulan önemli bir kitabı gözden kaçırdı. 1970'lerin ortalarında, İran'ın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi olarak görev yapmış ve on yıl boyunca başbakanlık yapmış olan Emir Abbas Huveyda'nın kardeşi olan İranlı diplomat Feridun Huveyda, “Parçalanmış 79: Batıya Yönelik İran Tehdidi” adlı kitabında erken bir dönemde bu emellere dair bir analiz sunmuştu. 1976'da yayımlanan kitap, güç dengesindeki bozulmaya karşı uyarılar taşıyordu. Huveyda, Şah İranı'nın, mali alanda ciddi bir fazlaya ve gelişmiş orduya dayanarak Körfez'de baskın güç haline gelmeye yöneldiğine inanıyor. Analizinin en tehlikeli yanı, bu güç fazlasının açıkça yayılmacı niyetler duyurusunda bulunulmasa bile doğal olarak genişlemeye teşvik edebileceğiydi. Bu genişlemenin zaman dilimi olarak 1970'lerin sonunu belirlemiş, fakat bunun toplumu tüketeceğini de söylemişti. Söz konusu tükenme de devrime neden olmuştu.

Yazar, İngiltere'nin Körfez'den çekilmesinin, Şah’ın İran’ı “bölgenin jandarması” olarak sunarak doldurmaya çalıştığı bir boşluk bıraktığını düşünüyor. Bu rol, Şah'ın kendisini tarihi Pers mirasının varisi olarak tasavvur etmesiyle beslenen bir etnik üstünlük duygusunu içinde barındırıyordu. Kitabın temel fikri de işte burada netleşiyor; kaynaklar ve emeller bir araya geldiğinde, genişleme seçenek haline gelir ve maliyet artar.

Bu milliyetçi proje hiçbir zaman gerçekleşmedi. İran Devrimi patlak verip rejimi devirdi, ancak yayılmacı emellere son vermedi; aksine, onları yeniden şekillendirdi. Proje, milliyetçi bir çerçeveden, dini doktrinle örtülü ve dini siyasi olarak kullanan milliyetçi/dini bir çerçeveye kaydı. Söylem artık “modern bir güç olarak İran”dan, “devrimci İran”, “model ihracatı”, “ilahi yetki” ve “vesayet”e kaydı.

Yeni rejim, iktidar araçlarını miras aldı ve bunlara daha da etkili bir araç ekledi; ideoloji. Şah orduya ve ekonomiye güvenirken, 1979 sonrası rejim ideolojik ağlara ve çok yönlü bir askeri güce güvendi. Bu dönüşüm doğrudan bir işgal gerektirmiyordu, aksine toplumlar içindeki sadık gruplar aracılığıyla etki kurmayı gerektiriyordu. Fakat Şah'ı zayıflattığı gibi Mollaları da zayıflattı, yoksulluğu ve sefaleti daha da kötüleştirdi.

Irak'ta Tahran, çok yönlü bir ideolojik nüfuz yapısı kurmak için milyarlarca dolar yatırım yaptı. Lübnan'da Hizbullah, devlet içinde devlet modelinin tam teşekküllü bir örneği haline geldi. Suriye'de stratejik bir müttefiki korumak için müdahalede bulundu ve bir süreliğine askeri ve siyasi nüfuzunu pekiştirmeyi başardı. Yemen'de, Körfez'in güney kanadında bir baskı kartına dönüşmesi için Husi hareketini destekledi.

Ancak Körfez ülkelerinde genişleme farklı bir biçim aldı. Burada Lübnan veya Irak'taki gibi paralel oluşumlar kurması mümkün değildi, ancak ideolojik söyleme dayalı sınırlı nüfuz ağları geliştirmek için çaba sarf etti. Bu girişimlerin dar kapsamlı kaldığı ve Körfez'deki vatandaşların büyük çoğunluğunun ulusal bağlılıklarını koruduğu da doğru.

Bahsi geçen kitapta anlatıldığı gibi Şah'ın projesi ile Mollaların gerçekleştirdiği proje arasındaki temel fark amaçta değil, araçlarda yatıyor. Birincisi, sert güç yoluyla hegemonya kurmayı hedefleyen milliyetçi bir proje. İkincisi, mezhepçiliği seferberlik aracı olarak kullanan ve hem yumuşak hem de sert güce dayanan milliyetçi/dini bir proje. Ancak her ikisinde de Körfez, hayati önemde bir alan ve hedef olarak mevcuttur.

Devrimden önce yazılmış olmasına rağmen, Huveyda'nın kitabının mevcut durumun bir bölümünü anlamak konusunda hâlâ geçerliliğini koruması dikkat çekicidir. Güç dengesizliği, gücün tek bir devletin elinde toplanmasının tehlikeleri ve bunun ekonomisini tüketeceği hakkındaki uyarısı, bugün farklı bir biçimde tekrarlanıyor. Fark, araçların daha karmaşık hale gelmesi ve çatışmanın coğrafyadan zihinlere ve sadakatlere kaymasıdır.

Batı ile ilişki de dikkat çekici bir dönüşüm geçirdi. Şah, Batı'nın müttefikiydi, yeni rejim ise ona düşmandı. Ancak her iki durumda da sonuç aynıydı; Batı, İran'ın bölgesel konumunu güçlendirmek için kullanıldı. Şah rejimi ittifak yoluyla, ikinci rejim ise çatışma yoluyla Batı’yı kullandı. Her iki rejimin görüşüne göre, bunların ikisi de İran'ın bölgedeki aktif rolünü destekleme amacına hizmet etmektedir.

Soru şu: Bu emeller kontrol altına alınabilir mi? Deneyimler, bu emellere yanıtın doğrudan çatışma değil, daha ziyade bölgesel bir denge kurulması olduğunu gösteriyor. Huveyda'nın 1970'lerde zayıf olarak tanımladığı Körfez ülkeleri, zaman içinde daha sağlam, uyumlu ve direniş konusunda daha dirençli olduklarını kanıtladılar. Ama özellikle devam eden sızma girişimleriyle birlikte, meydan okumalar varlığını sürdürüyor.

İran'ın Körfez'deki emelleri geçici bir sapma değil, devam eden bir süreçtir. Rejimler değişti ve sloganlar değişti, ancak temel fikir aynı kaldı; sınırları aşan ve İran halkını yük altına sokan bölgesel bir rol arayışı. Şah'tan Mollalara uzanan bu gidişatın incelenmesi, değişenin biçim olduğunu, özün ise sabit kaldığını ortaya koyuyor. O öz de bir nüfuz alanı arayan aşırı güçtür.

Sonuç olarak: Şah'ın milliyetçiliğinden Mollaların ideolojisine, yenilgi aynıdır.