Kifah Mahmud
TT

Ortadoğu, hazır ateşlerin eşiğinde

Sigmund Freud, 20. yüzyılın başlarında teorilerini sunduğunda, bireyi yönlendiren derin motivasyonları açıklamaya odaklanmıştı. İnsan davranışlarının çoğunun, bilinçaltı arzuların karmaşık tezahürlerinden ibaret olduğunu düşünüyordu. Ancak, günümüz Ortadoğu'suna bakıldığında, siyaset ve savaşın en etkili itici güçlerinin artık yalnızca bireysel arzuyla değil, daha etkili bir üçlüyle anlaşıldığı açığa çıkıyor; bu üçlü güç, zenginlik ve mezhepçiliktir. İktidar orada kalmayı, para da birikimi gerektirir. Mezhepçilik ise güç ve para grupları harekete geçirmek ve aklı felç etmek için psikolojik ve sosyal yakıta ihtiyaç duyduğu zaman devreye girer.

Bu anlamda, bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, diğer tarafta İran arasındaki yoğun çatışma, yalnızca askeri bir çatışma veya karşılıklı saldırılar gibi görünmüyor. Bu sahne, askeri caydırıcılığın sınırlarını aşarak, bölgesel dengeleri yeniden kurma ve maliyeti Arap Körfezi'ni ve uluslararası enerji ve ticaret yollarını kapsayan daha geniş alanlara kaydırma çabasına dönüşüyor. Yoğun baskı altında olan bir taraf için seçenekler daraldığında, sadece kendini savunmakla yetinmez. Aksine, çatışma alanını genişleterek savaşın kendi sınırları içinde kalmasını değil, rakiplerini, müttefiklerini ve dayandıkları ekonomik çevreyi etkileyen kapsamlı bir tehdide dönüşmesini sağlamaya çalışır.

Bu perspektiften bakıldığında, çatışma çemberini genişletme girişimleri anlaşılabilir. Körfez bölgesini hedef almanın veya tehdit etmenin amacı, yalnızca askeri bir çözüm bulmak değil, aynı zamanda tüm taraflar için siyasi ve ekonomik maliyetleri artırmak, enerji ve deniz güvenliğini önemli bir pazarlık kozu haline getirmektir. Bu, dünyaya sürekli baskının ikili bir mesele olarak kalmayacağını, bölgesel ve uluslararası bir krize dönüşeceğini söyleyen bir stratejidir. Bu davranış, çatışmalar tarihinde yeni değil. Çaresiz bir aktör, belirleyici bir atılım gerçekleştiremediğinde, genellikle suları bulandırmaya ve kayıplarının kapsamını genişletmeye yönelerek kendisini vazgeçilmez bir oyuncu olarak kabul ettirmeye çalışır.

Ancak füzelerden ve insansız hava araçlarından daha tehlikeli olan, genellikle onlardan önce veya sonra gelen silah yani mezhepçiliktir. Burada, mezhep sadece dini bir inanç veya meşru bir manevi ifade değil, aynı zamanda yoğun bir seferberlik yaratmak ve siyasi anlaşmazlığı varoluşsal bir çatışmaya dönüştürmek için mezhepsel kimliği kullanan siyasi ve psikolojik bir araçtır. Bu noktada, rakip artık siyasi veya askeri bir düşman değil, izole edilmesi, şeytanlaştırılması veya ortadan kaldırılması gereken bir “öteki” haline gelir. Burada savaş, savaş alanından toplumun içine kayar, çünkü mezhepçilik sadece tesisleri yok etmekle kalmaz, aynı zamanda güveni de parçalar, vatandaşlık kavramını baltalayarak insanları karşıt kamplara böler.

Psikolojik açıdan bakıldığında, mezhepçilik başarılı olur çünkü kaygılı bireye karmaşık bir dünya için basit bir açıklama sunar. Korku, hayal kırıklığı veya tehdit duygusu yaşayan bir kişi, mezhepçi söylemde kolayca ulaşılabilir bir kesinlik, açık bir düşman ve hızlı bir aidiyet duygusu bulur. Böylece eleştirel düşünme geriler, bağlılık duyguları yoğunlaşır ve şiddet, anavatana saldırıdan ziyade kimliğin savunması olarak haklı hale gelir. Sosyal psikolojide bu eğilim, devlet zayıfladıkça, hukukun üstünlüğü azaldıkça ve ekonomik krizler kötüleştikçe güçlenir, çünkü alt gruplar birleştirici devletin yerini alır ve duygusal bağlılık ulusal aidiyetin önüne geçer. İşte tam da burada mezhepçilik, DEAŞ ve el-Kaide gibi radikal hareketlerin operasyonel mekanizmalarıyla kesişir. Bu örgütler yalnızca silahlara değil, aynı zamanda sivil bölünmeleri istismar etmeye ve korku, dışlama ve mutlak düşmana dayalı bir söylem oluşturmaya da dayanırlar. Takipçilerine yenilgi zamanlarında telafi edici bir anlam sunarlar; sağlam bir kimlik, büyük bir misyon ve şiddet için ahlaki bir gerekçe. Mantık, bayraklar ve isimler farklı olsa bile, bazı ülkelerde siyasi mezhepçiliğin yaptığı da psikolojik yapısı bakımından bundan çok farklı değil. Mağduriyet öne sürülür, tehlike abartılır ve sadakat kurtuluş olarak pazarlanır, ardından bireyler bölünme üzerine kurulu bir projenin yakıtı haline getirilir.

Sosyal olarak, bu yol doğrudan savaşın etkilerinden daha derin bir yıkıma yol açar. Sadece hayatlar söndürüp kaynakları tüketmekle kalmaz, aynı zamanda karşılıklı şüphe temelinde kamu bilincini yeniden şekillendirir, okulları, kürsüleri, medyayı ve üniversiteleri kimliklerin sınıflandırıldığı ve çatıştığı alanlara dönüştürür. Mezhepçilik siyasette ne kadar uzun süre kullanılırsa, modern bir devlet kurma şansı o kadar azalır; çünkü bir devlet, grupları birbirine karşı seferber etmekle değil, insanlar arasında eşitliği garanti eden ve rekabetlerini hukuk yoluyla düzenleyen bir sosyal vatandaşlık sözleşmesiyle kurulur.

Kısacası, bölge sadece güç ve para mücadelesi sebebiyle değil, bunların mezhepçilikle örtüldüğü an ile birlikte alev almaktadır. Çünkü o zaman güç korku yayma sistemine, para sadakatleri finanse etme aracına ve mezhepçilik gerçek çıkarları gizlerken genişlemeyi ve savaşı meşrulaştıran bir seferberlik makinesine dönüşür. Bölge ülkeleri ulus-devletin merkeziliğini yeniden tesis etmedikçe ve manevi bir değer olarak din ile bir çatışma aracı olarak mezhepçiliği birbirinden ayırmadıkça, gelecekteki her kriz kendisini tetikleyecek birini bulacak ve her gerilim hızla başlangıçtaki sınırlarını çok aşan bir yangına dönüşecektir.