Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

İranlılar değişmedi... O halde biz neden değişelim?

Bu konuda tekrar yazmak istemiyordum, zira bu tür tekrarların bir faydası yok. Ancak birçok meslektaşım, kendileri hakkında bizim bilmediğimiz şeyleri bildiklerini (!) iddia ederek asılsız suçlamaları durmaksızın dillendirenlere cevap vermenin gerekli olduğunu düşündü.

1980’lerin başından itibaren İran makamları, Arap ve İslam ülkelerine -özellikle Arap ülkelere- yönelik nüfuz girişimlerinden hiç vazgeçmedi. Öncelikle, devrimden heyecan duyan Şii azınlıkları hedef aldı. Bu azınlıklar, sayı olarak küçük olsalar da İran ile ittifak kurarak silahlanabileceklerini, organize olabileceklerini ve her yerde darbeler gerçekleştirebileceklerini düşündüler. “Suriye’yi kim yönetiyor? Esed ailesi, ülkenin küçük bir azınlığından değil mi?” gibi bir mantık işledi. Her ülkenin koşulları, İran’ın uyguladığı yöntemi belirledi: Lübnan’da doğrudan ele geçirme, Suriye’de sızma, Irak’ta hakimiyet kurma, Yemen’de bölünmeler yaratma. Her ülkede gerekçeler de farklıydı: Lübnan’da ‘İsrail’e karşı cihad’ iddiası, Irak’ta çoğunluğun mazlumluğu üzerinden yakınlık kurma, Suriye’de Esed ailesinin direncini pekiştirip ‘direniş ekseninde’ tutma, Yemen’de ise Şii imametini yeniden canlandırma. Ancak burada yüzeysel bakış yanıltıcı olur; İran, söz konusu ülkelerdeki iç çatışmaları körükleyerek yüz binlerce kişinin ölümüne ve milyonlarca kişinin göç etmesine yol açtı. En önemli etki ise devletlerin parçalanması, işlevsizleşmesi ve İran’ın başkentler üzerinde kontrol sağladığını gururla sergilemesiydi.

Şimdi ise İran, Körfez’deki dirençli devletler ile Ürdün ve yeni Suriye’yi hedef alarak füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarıyla parçalama ve nüfuz girişimlerini sürdürüyor. Bunun nedeni geçmişten gelen bir düşmanlık veya husumet değil; model farklılığı, daha iyi koşullar ve Körfez ülkelerinin Arap dünyasındaki ve küresel konumundaki stratejik önemi.

Diğer taraftaki Arap coğrafyasında ise İran’ın nüfuz girişimleri hâlâ büyüyerek devam ediyor. Şii nüfuz, her bölgede etkin hale gelmiş durumda; zira İran, bu azınlıklarla ideolojik ve maddi bağlarını onlarca yıldır sağlamlaştırmıştı. Burada kastettiğim diğer taraf, Arap dünyasındaki halk ve entelektüeller. İslamcılar, Arap rejimleriyle yaşadıkları iktidar mücadeleleri nedeniyle İran’ı destekledi; 2011 ve sonrasında güç dengelerine yaklaştılar. Bir diğer grup ise kendilerini milliyetçi veya solcu olarak tanımlayan eğitimli kesim. Bunlar ya İran tarafından destekleniyor ya da ABD ve İsrail’e karşı düşmanlıkları sebebiyle İran’la yan yana duruyor.

Ancak ilginç olan hem İslamcı hem de solcu grupların şu iki aşamaya tanık olmuş olmalarıdır: Arap devletlerinin parçalanma aşaması ve Arap devletlerine karşı doğrudan savaş aşaması. Bu süreç, onların tutumlarını değiştirmedi. Eğer amaç istikrar, birlik veya hatta özgürlük olsaydı, İslamcı ve solcu grupların Suriye, Irak, Yemen ve Ürdün’deki iç savaşlarda ne çıkarı vardı? Körfez ülkelerine karşı İran’ı desteklemelerinin ne faydası vardı; buralarda 40 milyon işçi ve yatırımcı, bunların içinde 15 milyon Arap yaşıyor!

Peki ya yazarların ve partizan çevrelerin özlem duyduğu ve cazibesi nedeniyle vatanlarına, kimliklerine ve aidiyetlerine olan inançlarından vazgeçmeye hazır oldukları o parlak model nerede?!

Arap dünyasındaki ülkeleri ve tutumları incelediğimizde -milliyetçileri, İslamcıları ve tasavvufçuların ruhani sırlarını çekenleri- örnek alınacak bir model bulamıyoruz. Tüm Arap dünyasına, özellikle de Doğu Akdeniz ve Körfez ülkelerine baktığımızda ise net bir tablo ortaya çıkıyor: Körfez devletleri, istikrarları, kalkınmaları, devletlerini ve sistemlerini koruma yetenekleri, büyük çıkarları gözetmeleri ve gelişmiş dünya ile kurdukları stratejik ortaklıklarla öne çıkıyor.

Bugün Arap dünyasında iki tür çatışma gözlemliyoruz. İlki, rejimler ve iç yapıları üzerinde oynanarak istikrarı sarsmak, çatışmaları yaymak, insanları öldürmek ve göç ettirmek amacını taşıyor. Bu tür müdahalelerde en aktif aktörler, İsrail ve İran; çoğu zaman İran daha etkili. İkinci tür ise stratejik bir mücadele: kaynaklar, jeopolitik alanlar ve deniz geçitleri üzerinde sürdürülüyor; bu mücadele büyük ve orta güçler tarafından yürütülüyor veya etkileniyor.

Özellikle son on yıllarda Körfez ülkeleri, Doğu Akdeniz ve çevresinde devletlerin yeniden inşası için olağanüstü çabalar gösterdi. Ayrıca, yalnızca doğal kaynaklar üzerinden değil, ilerleme ve küresel iş birliği kapasitesini geliştirerek büyük dünya ile ortaklıklar kurma yönünde de ciddi girişimlerde bulundular. Amaç, Arapların paylaşım konusu haline gelmesini engellemekti.

İran değişmedi ve İran’la uyum sağlamak için büyük çabalar sarf edildi, ancak sonuç alınamadı. O halde neden biz değişelim? Biz, istikrarlı, güçlü ve uluslararası iş birliği geliştirebilen ulusal devletler yönünde kalmaya devam etmeliyiz.