Ortadoğu ve dünyadaki olayları gözlemleyen ve analiz edenlerin üzerinde hemfikir olduğu tek bir şey var: ‘devam eden savaşın sonucu ve nasıl sona ereceği konusundaki belirsizlik’. Bu şaşırtıcı değil. Çünkü dünyanın ekranlarında, en güçlü devletin başkanı Donald Trump, İran’ın savaş gücünün neredeyse yüzde 100’ünün yok edildiğini ve rejimin ateşkes için yalvardığını söylüyor. Buna karşılık İran, insansız hava araçları (İHA) ve füzelerle karşılık veriyor ve savaşın durdurulmasını reddediyor. Ben de sorulara yanıt bulmakta zorlandığım bu ortamda, Oxford Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü bir hocayla görüştüm.
Ona sorularımı sormadan önce, benimle tanıştığına memnun olduğunu ve olayları analiz etme girişiminde fikir ve görüş alışverişinde bulunacağını söyledi. Zira gerçeği, yalnızca Donald Trump’ın zihnini çözebilen kişi bilebilir ki bu imkânsız. Ben, savaş kurallarını özetledim: ABD-İsrail ortak operasyonlarıyla İran rejimini öldürme, yok etme ve yıpratma; buna karşılık İran’ın Körfez ülkelerini ve İsrail’i vurması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini engellemesi; bunun küresel ekonomi üzerindeki etkisi ve Amerikan yönetimi üzerinde savaşı durdurma baskısı yaratması… Profesöre, kurallar hakkındaki görüşüme katılıp katılmadığını sordum. O, “Bunlar televizyon ekranlarında görülenler ve herhangi bir olay gözlemcisinin bildikleri; fakat kurallar değil” dedi. Ona göre olan biten, sonucu bilinen bir savaş. Çünkü ABD’nin İran’daki her şeyi yok edebilecek askeri üstünlüğünün farkında olmayan kimse yok. İran’ın cevabı ise sadece rejimin hayatta kalma çabası; bu, savaşın süresini uzatır ama sonucunu değiştirmez. Sonucun ne olacağını sorduğumda, “Bu 64 milyon dolarlık soru” yanıtını verdi.
Profesör ayrıca, Trump’ın İran rejimini tamamen çökertmeyi amaçlamadığını, bölgedeki kapasite ve nüfuzunu sınırlamak istediğini söyledi. Bu kapsamda, Lübnan’daki uzantısı Hizbullah tamamen ortadan kaldırılacak; şehirlerde sivillerle iç içe savaşan militanlar nedeniyle zor bir mücadele yaşanacak. Husi hareketine de sert ve yıkıcı bombardıman uygulanacak. Profesör, Trump’ın bunu, nükleer programın durdurulmasına ilave bir başarı olarak göreceğini söyledi. Ancak Trump ve yönetimi açısından halkına zaferle dönmek için bir başka başarıya daha ihtiyaç var. Profesöre göre bunun olası örneği, İran’ın petrolünün yüzde 95’ini depoladığı Hark Adası’nın işgali olabilir.
Ben Trump’ın zaman lüksüne sahip olmadığını, piyasalardaki endişe ve Avrupa ile ABD içindeki fiyat artışlarına bağlı baskıların arttığını söyledim. Profesör, İran ile savaşın nisan ayı sonundan önce sona ermesini beklediğini belirtti. Trump’ın Avrupa baskısını umursamadığını, içeride ise hâlâ sınırlı olan halk muhalefetini kontrol edebildiğini ekledi. “Peki, Lübnan’da Hizbullah ile süren savaş nasıl sona erecek?” soruma ise “Üzgünüm ama Lübnan’daki savaş, İran’daki çatışmalar sona erdikten sonra uzun süre devam edecek. Hizbullah’ın davranışları çevresine ve Lübnan’a büyük felaketler getirecek” yanıtını verdi.
Profesör, konuşmayı bitirirken, bunun Ortadoğu’daki son savaşlardan biri olacağını, ardından ülkelerin istikrar, kalkınma ve yeniden inşa sürecine gireceğini düşündüğünü söyledi ve gülümseyerek ekledi: “Belki sizler, Avrupa’nın Doğusu olabilirsiniz.”
Bu analiz, güç dengelerinin okunmasından hareket etse de tablonun göz ardı edilemeyecek bir diğer yüzü var: Hizbullah’ın Lübnan üzerinde yarattığı etki. Artık mesele sadece bir siyasi tercih veya bölgesel eksen içindeki konum değil; yıllar içinde birikmiş kararlar, Lübnan’ı tam çöküşün eşiğine getiren bir yol haline geldi. Hizbullah, devletin sınırlarını ve iradesini aşan savaşlara girdi ve Lübnan’ın kaderini üstesinden gelemeyeceği çatışmalara bağladı. Bu durum, devlet kurumlarının erozyona uğramasına, ekonominin çökmesine ve ülkenin Arap ve uluslararası çevreden izole olmasına yol açtı. Profesöre göre bu yol, dolaylı veya açık olmasa da İsrail’in çıkarlarına hizmet eden bir süreç oldu. Zira Lübnan devletinin zayıflaması ve parçalanması, İsrail’in üstünlüğünü pekiştirmek ve kendi şartlarını dayatmak için ideal bir ortam yaratıyor.
Bu savaşın ortasında en tehlikeli soru, sadece çatışmanın nasıl sona ereceği değil; savaşın ardından Lübnan’dan geriye ne kalacağıdır. Henüz boşaltılabilecek veya nüfussuzlaşabilecek alanların sınırları belli değil; olası bir askeri gerilim, İsrail’i ‘güvenlik’ gerekçesiyle sahada yeni gerçeklikler dayatmaya itebilir. Bu, pratikte güneyin bazı bölgelerinin koparılması ve uzun süreli bir fiili durumun dayatılması anlamına gelir. Burada sahadaki sonuçlar, Hizbullah’ın aldığı siyasi kararlarla kesişiyor; geçmiş savaşlarda İsrail’in başaramadığı, bugün iç çöküş ve ulusal parçalanma üzerinden gerçekleşiyor gibi görünüyor.
Bu bağlamda, Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’nin rolünü de göz ardı edemeyiz. Bu süreçte sessizliğiyle mevcut duruma ortak gibi duruyor. Egemen kararın devlet kurumlarına geri kazandırılması için çaba yerine, Lübnan’ı açık bir saha olarak tutan, bölgesel hesaplarla yönetilen bir dengeyi sürdürmekte. Bu, Lübnanlıların çıkarlarını yansıtmıyor.
Sonuç olarak, yaşananlar askeri bir çatışmanın ötesine geçiyor; daha geniş bir proje söz konusu. İran, vekil güçleri aracılığıyla Lübnan’ı sürekli bir tükeniş halinde tutmayı hedefliyor ve gerekirse ülkeyi adeta yakılmış bir toprağa dönüştürmeyi planlıyor. Bu toprağın yakıtı ise Lübnanlıların hayatları, ekonomisi ve geleceği olacak. Buradaki trajedi, yıkımın yalnızca dayatılmış bir savaşın sonucu olmaması; içsel tercihlerin Lübnan’ı başkalarının çatışmalarına açık bir saha haline getirmesi. Bu tablo, Hizbullah’ın Lübnan’a düşman olduğunu ve İsrail’in Güney Lübnan’ı ‘insansız’ bir bölge haline getirmesine ses çıkarmadığını acı şekilde doğruluyor. Ne insan, ne taş, ne ağaç kalacak!