Hazım Sağıye
TT

Direniş vatanın parçalanmasına yol açtığında!

Bu savaşın sonucu ne olursa olsun, Levant (Maşrık) bölgesindeki ülkelerin parçalanma ihtimali ciddi bir endişe ve korku kaynağı. Bir zamanlar bazı eski söylemlerde halkların birliğini güçlendiren, onları ortak bir potada eriten unsur olarak sunulan ‘direniş’ ise bugün, bizzat o halkları parçalayabilecek ve devletleri çöküşe sürükleyebilecek bir faktöre dönüşmüş durumda.

Bu ihtimali daha da artıran şey, son savaşın -halen sürmekte olanın- özellikle Lübnan’da ama aynı zamanda Irak’ta da silahlı direnişlere sahip ülkeleri çatışmanın kenarından alıp tam merkezine taşımış olmasıdır. Böylece bu ülkeler ve toplumları için ‘mutlu olmayan sonların’ ihtimali yükselmiş; bu yükseliş ise adeta boynu bıçağın keskin kenarına biraz daha yaklaştırmak anlamına gelmiştir.

Dış cepheyle birlikte, içeride de birbirine karşı hazır bekleyen yeni cepheler türemekte; bu cepheler yıkıcı bir patlama potansiyeli taşımaktadır.

Zira İran dönemi ve buna verilen İsrail tepkileri, başta benzer koşullara sahip Lübnan ve Irak olmak üzere tüm tarafları aşırılığın en uç noktalarına itmiştir. Abartı sayılmaz ki artık pek çok insanın zihninde, son derece ürkütücü ve yeni sayılabilecek bir iç savaş arzusu filizlenmektedir. Oysa her iç savaş, tanımı gereği yıkıcıdır. Üstelik böylesi bir savaş, giderek daha fazla kişiye, söz konusu ülkeyi ‘iç işgalden’ kurtarabilecek bir çıkış yolu gibi görünmeye başlamıştır; bu iç işgal, sonuçları itibarıyla bir dış işgali de beraberinde getirmektedir.

Bunu bugün en azından Lübnan’da her gün görmek mümkün: Karşılıklı sert siyasi polemiklerde, mezhepçi kalıplaştırmaların artışında ve gündelik toplumsal ilişkilerde… Özellikle de artık Lübnan nüfusunun beşte birini etkileyen yoğun göç krizi bağlamında…

Bugün gerçeklik bize, tüm öğüt verici fikirlerden daha sarsıcı bir açıklıkla, kırılanı onarmanın neredeyse imkânsıza yakın bir görev haline geldiğini söylüyor. Bunu her ev kiralamada, her gayrimenkul satışında ya da yerinden edilmişler için bir barınma merkezi kurulurken somut biçimde hissediyoruz. Lübnan’da bu karamsar tabloyu daha da pekiştiren ise felaket önce kendilerini vurmuşken ‘direniş çevresinden’ yükselen eleştirel seslerin zayıflığıdır.

Burada hatırlatmakta fayda var ki, yerel toplulukların çözülme süreci -gergin kimliklerle birlikte- onlarca yıl önce, bölgemizin genelinde İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bağımsızlıkların kazanılmasıyla başlayan yakınlaşma ve bütünleşme sürecinin yerini almaya başlamıştı.

Bugün birçoklarına göre vatan hem vatandaşları hem de bazı bileşenleri için bir yük haline gelmiştir. Onu koruma fikri artık cazip gelmemektedir; zira giderek daha fazla insan, ülkeyi boyun eğdirmenin ve içsel bir işgalin sahnesi olarak görmektedir.

Nitekim Soğuk Savaş yıllarında ve milliyetçi dönemin yükselişinde güç kazanan fikirler, iç işgal uygulayabilen ve bundan fayda sağlayan kesimler dışında neredeyse herkes nezdinde inandırıcılığını yitirmiştir. Bu kesimler ise söz konusu fikirleri ‘siyasal İslam’ diliyle yeniden üretmiştir. Böylece ‘ümmet’ ve ‘halk’ parçalanarak çok sayıda ‘ümmetlere’ ve ‘halklara’ dönüşmüş; ‘sömürgecilik ve emperyalizmle mücadele’ söylemi, onları birleştirmekten ziyade daha fazla bölünmeye ve çatışmaya sürükleyen bir unsur hâline gelmiştir. Öte yandan ekonomik sefalet ve yoksunluk da artık ‘emperyalizmden’ çok iç işgallere atfedilmektedir. Üstelik ironik biçimde, herkes bu işgallerin ve onların kurduğu düzenlerin yıktıklarını yeniden inşa etmek için yine o ‘emperyalist’ yatırımlara bel bağlamaktadır.

Böylece, neredeyse her şeyi kapsayan bir anlaşmazlık ortamında, eski bir siyasal dil çökerken Lübnanlılara, yeni gerçekliğe ayak uyduracak bir dil -ya da diller- kurma görevi kalıyor. Bugün baskın olan ise ‘sevgi’ ve ‘birlik’ diliyle bir tür kopuştur; üstelik bu kopuş giderek derinleşip yayılmaktadır. Esed rejiminin ‘yol ve kader birliği’ söylemine ya da İran ve İslamcı çevrelerin ‘cephelerin birliği’ anlayışına duyulan tepki, Lübnan’ın kendi ‘ulusal birliğine’ yönelik yeni bir mesafeyi de beraberinde getirmiştir. Zira eleştirmenlerine göre bu sonuncusu, yalnızca sınır ötesi birliklere karşı zayıf bir bağışıklığa sahip olmakla kalmamakta, çoğu zaman onlara dolaylı bir geçiş yolu da oluşturmaktadır.

Görece uzun bir önceki dönem ise ‘ulusal birlik’ üzerine kesintisiz bir söylem geliştirmiş; bu söylemin bazı ifadeleri ve kavramları, Lübnanlıların iç bölünmüşlüğünü kabul etmekten kaçınmayı amaçlamıştı. Örneğin kimileri ‘başkalarının savaşları’ diyerek Lübnanlıların birbirleriyle çatıştığını inkâr etmiş, kimileri de İran’a bağlı Hizbullah etrafındaki bölünmeyi perdelemek için ‘İran’ın Lübnan’ı işgali’ söylemine başvurmuştur.

Öte yandan yeni İsrail işgali, daralan coğrafi alana karşılık artan nüfus yoğunluğu, sınırlı kaynaklar üzerindeki rekabet ve azalan mali destek imkânları ile birlikte ülkenin küresel ağırlık ve önem kaybı, korku nedenlerini daha da artırmaktadır. Olası iç çatışmaların boyutu ve kapsamı hakkında çokça konuşulsa da asıl trajik olan, eski zihniyetin mevcut sorunun derinliğini kabul etmeyi reddetmesi ve dolayısıyla çözüm arayışını da geri çevirmesidir. Oysa bu birikmiş gerilim, zayıf ve kırılgan, bölünmelere karşı dirençsiz bir devletin kontrol edemeyeceği ya da önleyemeyeceği bir iç patlamaya dönüşebilir.

Bütün bunlardan daha da acı olan ise ne birlik sağlayabilmiş ne de ayrışabilmiş bir halde kalmaktır; tıpkı Gregor Samsa gibi... Franz Kafka’nın kahramanı Samsa, bedeni bir böceğe dönüştüğü için artık tam anlamıyla insan değildir; fakat zihni hâlâ insan zihni olduğu için tam anlamıyla bir hayvana da dönüşmemiştir. İşte iki kimlik, iki durum ve iki tanım arasında sıkışıp kalan Samsa gibi, biz de benzer bir yerde sıkışıp kalabiliriz.