Mişari Zeydi
Suudi Arabistanlı gazeteci- yazar
TT

Arap Birliği ve NATO... Hayattalar mı, yoksa öldüler mi?

Uluslararası ve bölgesel kurumlar genellikle, öncelikle çıkarları örtüşen devletler arasında, ardından da kültürel ve ekonomik ortaklıklar temelinde, kolektif iş birliğini ve dayanışmayı güçlendirmek amacıyla kurulur.

Bu kurumların ortaya çıkışındaki en temel saik, ortak güvenliği korumaktır. Bununla birlikte, hatta buna paralel olarak, ekonomik ve kalkınma alanlarında ortak çıkarların büyütülmesi de hedeflenir.

Ancak bu yapıların gerçek sınavı, büyük güvenlik krizleri sırasında ortaya çıkar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan küresel güç dengelerinin bir yansıması olarak kurulan Birleşmiş Milletler’den (BM) söz etmeye gerek yok. Zira bu yapı, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Milletler Cemiyeti’nin mirasını devralmıştır.

Arap Birliği ise 22 Mart 1945’te Kahire’de, bağımsız Arap devletleri arasındaki iş birliğini güçlendirmek amacıyla kuruldu. Kurucu yedi ülke (Mısır, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Suudi Arabistan ve Yemen) tarafından imzalanan tüzükle hayata geçen bu örgüt, belirli kazanımlar ve başarılar elde etmiş olsa da birçok kritik dönemeçte kayda değer bir varlık gösteremedi. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, 1948 Arap-İsrail Savaşı’dır. Bu savaşta İsrail, Filistin karşısında üstünlük sağlarken, Arap dünyasında da o tarihten itibaren süregelen bir bölünme ortaya çıktı. Bu ayrışma, Doğu ve Batı blokları arasındaki Soğuk Savaş’ın bölgeye yansımasıydı. Öte yandan, 1990 yılında Kuveyt’in işgali sırasında dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in sergilediği kararlı tutum olmasaydı, örgütün bir Arap ülkesinin işgalini meşrulaştıran ve diğer komşuları tehdit eden bir pozisyona sürüklenmesi ihtimali doğabilirdi.

Batı dünyasında bir diğer askerî ve güvenlik temelli uluslararası yapı ise NATO’dur. 1949 yılında Washington’da kurulan bu ittifak, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’na karşı bir güvenlik şemsiyesi oluşturmuş; 1955’te kurulan Varşova Paktı’na karşı konumlanmıştır. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Varşova Paktı’nın dağılmasının ardından ise daha geniş bir çerçevede ‘Avrupa istikrarını’ güvence altına alan bir yapıya dönüşmüştür.

İttifakın temel dayanağı, kuruluş anlaşmasının beşinci maddesinde açıkça ifade edilen ‘kolektif güvenlik’ ilkesidir. Buna göre, üye ülkelerden birine yönelik saldırı, tüm üyelere yapılmış sayılır.

Ancak bugün ittifak, ABD Başkanı Donald Trump’ın tepkisi nedeniyle çözülme ya da en azından zayıflama ve kırılganlık riskiyle karşı karşıya görünmektedir. Trump’ın, İran’a yönelik savaşta NATO’nun kendisini yeterince desteklemediği yönündeki eleştirileri, bu savaşın yalnızca ABD’nin değil, Avrupa’nın da çıkarlarını ilgilendirdiği görüşüne dayanmaktadır.

NATO gerçekten çöker mi? Bunu söylemek için erken. Ancak ittifakın ciddi bir sorgulama ve kırılma sürecinden geçtiği açık. Nitekim geçmişte ABD ile birlikte Afganistan, Sırbistan ve Bosna gibi krizlerde ortak hareket eden NATO’nun bugünkü konumu tartışma konusu haline gelmiş durumda.

Uluslararası ve bölgesel kurumlar ile ittifaklar, üyelerine sağladıkları fayda ve etkinlik ölçüsünde varlıklarını sürdürür. Aksi halde, bu yapılar giderek siyasi kulüplere, sosyal platformlara ya da bazı emekli bürokratların yararlandığı kültürel merkezlere dönüşme riski taşır.