İran'daki savaşla ilgili belirsizlik göz önüne alındığında, savaşın ertesi günü hakkında konuşmak için henüz çok erken. Bu aşamada, savaşın ilk altı haftasından dersler çıkarmaya ve bölgenin geleceği için olası sonuçlarını analiz etmeye çalışmak daha faydalı olacaktır.
Savaş, birçok gözlemcinin zaten bildiği bir şeyi doğruladı: İran, normal, işleyen bir devletten ziyade devrim tarafından yönlendirilmeye devam ediyor. Dolayısıyla rejimin doğası değişip, hukukla yönetilen normal bir devlete dönüşmedikçe veya nükleer silahlar, insansız hava araçları, füzeler, terörizm ve vekalet güçler aracılığıyla gücünü yansıtma yeteneği kısıtlanmadıkça, bölge aradığı gerçek barışa kavuşamayacaktır.
Birinci nokta, bu çatışmada İran nüfusu, müttefikleri, ekonomisi ve hatta askeri kayıpları pahasına ideolojik bölgesel hegemonya ve dini aşırıcılık misyonunu önceliklendirmeyi başardı; bu, çoğu normal, modern devletin başaramayacağı bir başarıdır. Tüm cephelerde kayıpları hangi düzeye ulaşırsa ulaşsın, düzensiz güçler, ortadan kaldırılmadıkları için üstünlüklerini koruyorlar. İran'ın aldığı ağır hasar nedeniyle gücünün azalacağından şüphe yok, ancak onu yönlendiren ideolojik güdümlü zihinler gerilemeyecek. Statükoya bir kez daha meydan okumak için vekil güç ağını ve silah programlarını yeniden tesis etmeye çalışacaklar. Dahası, halkın ayaklanacağının veya savaşın sonunda İran’ın normal bir devlet olacağının garantisi yok; aksine bir kaos veya ideolojik olmayan ancak Esed, Saddam ve Kaddafi rejimlerine benzer bir diktatörlük modeli olabilir.
İkincisi, İran'ın Körfez ülkeleriyle ilişkisindeki niteliksel değişimdir. Savaş öncesi statükoya, hatta son zamanlarda hakim olan temkinli yumuşamaya bile geri dönmek zor. İsrail'e uygulananın ötesinde bir yoğunlukla hayati öneme sahip tesislerin ve sivil altyapının hedef alınması, Amerikan varlığına verilen konjonktürel bir yanıt olarak değil, ulus-devlete doğrudan bir saldırı olarak yorumlandı.
Burada anlam değişiyor. İran artık sadece vekilleri yoluyla istikrarı sarsmakla değil, devletlerin bizzat kalbini hedef almaya hazır olmakla suçlanıyor. Bu, güvenin kırılması için yeterli; bu kırılma açık bir savaşa dönüşmeyebilir, ancak daha güçlü caydırıcılık, daha sağlam ittifaklar ve gelecekteki herhangi bir uzlaşı için daha sert koşullar şeklinde ifade bulacaktır.
Daha da ciddisi, savaş eski-yeni bir tehdidi ortaya çıkardı, o da bölgedeki ağ boyutu. Tahran tarafından bazı ülkelerde desteklenen “uyuyan hücreler” fikri artık bir güvenlik endişesi değil, daha fazla gelişmeye temel olacak bir gerçekliktir. Savaşın sona ermesiyle birlikte, çatışma sessiz bir iç çatışmaya; ağların çökertilmesi, fonların kontrol edilmesi ve sızmaya karşı savunmasız sosyal ortamların izlenmesi faaliyetlerine dönüşecektir. Başka bir deyişle, savaş askeri biçiminin ötesine geçerek uzun vadeli, güvenlik temelli bir yaklaşıma dönüşecektir; burada egemenlik, sadece dış güçleri caydırmakla kalmayıp, iç cepheyi güçlendirme gücüyle eş anlamlı hale gelecektir.
Üçüncü nokta, Körfez ülkelerinin sadece savunma kapasitelerini güçlendirmekle kalmayıp, caydırıcılık araçlarını askeri, güvenlik ve risk yönetimi önlemlerini de içerecek şekilde çeşitlendirmeleri yoluyla gösterdikleri direnç ve şokları soğurma yetenekleridir. Bununla birlikte, çatışmanın ucu hâlâ açık olup, özellikle enerji olmak üzere hayati altyapıyı hedef alan ve uzun vadeli bölgesel ve küresel yankıları olan bir tırmandırmaya doğru kayma ile gerilimi azaltmaktan ziyade bir uzlaşmayla sonuçlanacak müzakere yoluna geçiş arasında gidip gelmektedir.
Dördüncüsü, askeri üstünlük kesin bir sonucu garanti etmez. İsrail, çatışmayı tek başına sona erdiremez; bu da ABD'nin caydırıcılık güvenilirliğinin küresel olarak test edildiği belirleyici güç rolünü öne çıkarıyor. Ancak ABD, düşük maliyetli tehditlere uyum sağlama zorluğuyla karşı karşıya bulunuyor; bu da siyasi hedefler ve askeri araçlar arasındaki kronik kopuklukla birleştiğinde, bu üstünlüğün istikrarlı stratejik sonuçlara dönüşme gücünü sınırlıyor.
ABD-İsrail'in İran'a karşı savaşı henüz son noktasına ulaşmadı; tırmandırma ve çevreleme girişimleri arasında gidip gelmeye devam ediyor. İronik bir şekilde, bölgedeki geleceğin hatları, yaşananların mevcut dengeleri alt üst etmesi ve yıllardır süregelen yanılsamaları ortadan kaldırması nedeniyle daha net görünebilir. Bir aşamayı sona erdiren değil, aksine başka bir aşamayı başlatan ve temel teması bölgedeki egemenliğin yeniden tanımlanması olan bir savaşla karşı karşıyayız.
En önemlisi, savaş, devlet ve devlet dışı aktörler arasındaki sınırların bulanıklaştığı ve caydırıcılık ile kaos arasındaki sınırların belirsiz olduğu birçok ülkede uzun süredir devam eden bir belirsizlik döneminden sonra bir netlik sağladı. Savaş, bu belirsizliği şiddetle ortadan kaldırarak basit ama zor bir soruyu gündeme getirdi: Bu ülkelerde iktidarın dizginlerini kim elinde tutuyor? Sadece savaşların sonuçları değil, bu sorunun cevabı da önümüzdeki yıllarda bölgenin şeklini belirleyecektir.
Sonuç olarak, çatışma bölgeyi yeniden şekillendirecek ve güç dengesi, uluslararası düzenin istikrarı ve ABD'nin rolü, devam mı edeceği yoksa gerileyeceği mi hakkında temel soruları gündeme getirecektir. Bütün bunlar, istikrarsızlığın arttığı ve kesin bir zafer elde etmenin zor olduğu bir ortamda gerçekleşiyor. Arap devletlerine gelince, üç cephede bir sınavla karşı karşıya kalacaklar; egemenliklerini dış tehditlere karşı korumak, İran ile varılacak uzlaşmalara katılımın önemi ve çatışmaların çözümümde istismar edilmemesi için iç birliklerini güçlendirmek.