Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
TT

Serbest olmayan piyasanın savunması

Son zamanlarda, her biri ekonomi tarihine benzersiz bir bakış açısı ve dolayısıyla farklı bir ekonomi teorisi sunan iki kitapla karşılaştım. İlk kitap, Lionel Robbins tarafından 1932'de yayınlanan “İktisat Biliminin Doğası ve Önemi Üzerine Bir Deneme” adlı eserdir. Robbins, bu kitabı, ekonominin konusunun, bireylerin hedeflerine ulaşmak için ihtiyaç duydukları kaynakların sınırlılığı ile karşı karşıya kaldıklarında sergiledikleri davranış olduğunu göstermeye adamıştır. Örneğin; hayatta kalmak için yiyeceğe ihtiyacınız vardır. Yiyeceği elde etmek, onu satın almak için para veya üretmek için emek gerektirir. Hem para hem de emek miktar olarak sınırlıdır. Kaynaklar/araçlar bir ihtiyacı karşılamak için yeterli olduğunda, ekonominin konusu yoktur. Örneğin, su ve havayı düşünün; su mevcuttur ancak sınırlıdır. Her tükettiğiniz şey için ödeme yapmanız gerekir; bu da özellikle parayı seyahat, tıbbi tedavi veya diğer ihtiyaçlar gibi başka amaçlar için de kullanmayı düşünüyorsanız, tasarruf etmenizi zorunlu kılar. Öte yandan hava, sınırsız miktarda ve serbestçe mevcuttur, bu nedenle istediğimiz kadar tüketebiliriz.

Kaynakların kıtlığı, insanları en az kaynak harcayarak en büyük sonucu elde etmek için farklı hedefler arasında seçim yapmaya zorlar. Bu bakış açısı, iyi bilinen bir teoriyle örtüşmektedir, o da rasyonel seçim teorisi. Özünde, insanların doğaları gereği herhangi bir işlemde kazançlarını en üst düzeye çıkarmaya çalıştıklarını öne sürer. Rasyonelliğin özü, kayıpları kabul etmek yerine, başkalarıyla etkileşimlerinizden elde ettiğiniz faydaları en üst düzeye çıkarmaya çalışmaktır.

Robbins'in görüşü o dönemde önemli tartışmalara yol açmıştı. Ancak zamanla, çoğu modern dünya ekonomisinin dayandığı serbest piyasa ilkesinin veya kendi kendini düzenleyen piyasanın temeli olarak yerini sağlamlaştırdı.

İkinci kitaba gelince, Avusturya-Macaristanlı düşünür Karl Polanyi'nin (1886-1964) “Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri” adlı eseridir. Yaklaşımı, önceki kitabın yaklaşımının tamamen zıttıdır. Bu nedenle, birçok bilim insanı bunu piyasa ekonomisine ve felsefi temellerine yönelik en önemli eleştirel yaklaşımlardan biri olarak kabul etmektedir.

Robbins, kıtlığın geçici veya tesadüfi bir sorun değil, yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğunu ve tek çözümün, ihtiyaç duyanlar ile ihtiyaç duymayanlar arasında kaynak alışverişinde veya bazılarını gerçekleştirip bazılarından vazgeçerek hedefler arasında seçim yapmada yattığını öne sürmüştür. Bu unsurların ekonomik sorunun özünü oluşturduğunu savunmuştur.

Ancak Polanyi, bu görüşün toplumu insan yaşamı için bir sistemden para ve malları dağıtan bir makinenin parçasına, yani piyasanın bir uzantısına dönüştürdüğünü ve hareketlerine bağımlı hale getirdiğini söylemiştir. Gerçek şu ki, bir toplumun ekonomisi yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır ve toplumun kavramsal ve kültürel dünyasından ayrı olarak anlaşılamaz.

Ekonomik olsun ya da olmasın, her kurum veya faaliyet, bir toplumun yaşam sisteminin ve kurumsal uzantılarının gelişimine tanıklık eden tarihsel deneyimin dışında anlaşılamaz.

İnsan dünyası yalnızca para alışverişinden ibaret değildir. Çoğu insan toplumu -belki de hepsi- üyelerinin yaşamlarını, mülklerini, kültürlerini ve geleneklerini korumak için dayanışma gösterir ve bu görev için, maddi getirisi minimal veya hiç olmasa bile, önemli miktarda para harcar.

Polanyi, rasyonel seçim teorisinin ve piyasa ekonomisinin, bireylerin geçim veya iş kararlarını toplumsal normlardan ve kaygılardan tamamen bağımsız olarak aldıklarını varsaydığını savunmaktadır. Bir kişi piyasada olduğunda, maddi kazancını maksimize etmekten başka hiçbir şey onun için önemli değildir. Bu düşünce biçimi, bireysel davranışın düzenlenmesini ve öz çıkarın veya karşıtının ne olduğunu belirlemeyi derinden etkiler. Bu mantık hakim olursa, toplum iyi bir yaşam sistemi olma rolünü kaybedecek ve yalnızca para için birbirleriyle savaşmakla meşgul bireylerin bir araya gelmesi haline gelecektir.

Polanyi, piyasa ekonomisinin tarihte bilinen ekonomik modellerden biri olduğunu, en iyisi olmadığını ve kıtlığın kaçınılmaz olmadığını belirtmektedir; zira bu, bir toplumun kültürü ve kaygıları ışığında tanımlanan bir kavramdır. Bir yerde kıt kaynak olarak kabul edilen bir şey, başka bir yerde veya zamanda ihmal edilebilir. Polanyi özellikle, piyasa ekonomisi altında bir meta haline gelen topraktan bahsediyor; ona göre günümüzde bildiğimiz mülkiyet veya tekel olmadan, doğanın diğer herhangi bir parçası gibi bir emek nesnesi olarak kalmalıydı.