Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Bu çıkmazdan nasıl kurtulunur?

Burada kastettiğim çıkmaz, yalnızca Lübnan’ın güneyindeki Litani Nehri hattının İsrail tarafından işgali ya da devletin kurumları ve imkânları düzeyinde yaşanan genel çöküş değil. Asıl sorun, devlet ile devletsizlik arasında artık açıkça görülen bölünme. Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ın da belirttiği gibi bu durum elli yılı aşkın süredir devam ediyor ve kendisi bundan çıkış arayışında. Nasıl mı? İsrail’in çekilmesini, yerinden edilmiş kişilerin evlerine dönmesini ve sadece Litani Nehri’nin güneyindeki bölgede değil, tüm Lübnan’da -özellikle de Hizbullah’ın Beyrut’un güney banliyölerindeki kalesinde- yıkılan yerlerin yeniden inşasını sağlamak için ABD himayesinde İsrail ile müzakere ederek.

Hizbullah anlatısı, 1980’lerden itibaren İsrail’in 1978-1982 yılları arasında işgal ettiği Lübnan topraklarını kurtarma iradesi ve mücadelesi üzerine kurulmuştur. İsrail’in 2000 yılında geri çekilmesiyle birlikte Lübnanlılar, bu görevi başarıyla tamamlayan örgütün artık sorumluluğu devlete bırakacağını düşünmüştü. Özellikle o dönemin cumhurbaşkanının da örgüte ve onunla uyumlu çalışan Suriye yönetimine yakın olması bu beklentiyi güçlendirmişti. Ancak örgüt silahlarını elinde tutmakta ısrar etti. Bunun iki gerekçesi vardı: Birincisi, Şeba Çiftlikleri meselesi; bu bölge Cebel eş-Şeyh eteklerinde yer alır ve statüsü Lübnan ile Suriye arasında tartışmalıdır, İsrail tarafından da 1967 savaşında işgal edilmiştir. İkincisi ise Golan Tepeleri geri alınana kadar Lübnan’ın İsrail ile savaş halinde kalması gerektiği fikriydi; çünkü “Biz iki devlette tek halkız” anlayışı savunuluyordu. O dönem başbakan olan Refik Hariri ise Şeba Çiftlikleri meselesinin önce Suriye ile ardından İsrail ile diplomatik yollarla çözülebileceğini, silahlı bir yapıya ihtiyaç olmadığını savunuyordu. Ancak kimse onu dinlemedi; zamanla şüpheli bir figür olarak görülmeye başlandı ve 2005’te Hizbullah ile Suriye yönetimi tarafından öldürüldüğü iddia edildi. Ardından 2013’e kadar Lübnan içindeki destekçilerine yönelik suikast dalgaları sürdü.

Ancak Refik Hariri’nin öldürülmesi ve ardından 2006’da Hizbullah ile İsrail arasında yaşanan savaş, dikkatleri örgüt üzerinde Suriye’den daha fazla belirleyici olan İran etkisine çevirdi. O dönemde Arap ülkeleri güçlü biçimde devreye girdi; Amerikalılar ve Avrupalılar da savaşın durdurulması ve devlet kurumlarının korunması için müdahale etti. Körfez ülkeleri yeniden inşa için milyarlarca dolar harcadı. Ancak dikkat çekici olan, Hizbullah’ın kendisini ‘ilahi bir zafer’ kazanmış saymasıydı. Silahı eğer ‘kurtuluş’ için değilse ‘caydırıcılık’ içindi. Bu yaklaşım, örgütün Lübnan iç siyasetini silah yoluyla şekillendirme çabasına dönüştü ve o dönemin güçlü Hristiyan lideri Mişel Avn ile ittifaka gidildi. Bunun ardından, Hizbullah ile Avn’ın ağırlıkta olduğu birçok hükümet kuruldu ve parlamento çoğunlukları oluştu. Örgüte ve silahına karşı iç direniş zayıfladı. Zamanla silahlı yapı, yalnızca Lübnan’da değil bölgesel ölçekte de etkili bir aktöre dönüştü; Suriye, Irak ve Yemen’de İran stratejisi doğrultusunda askeri müdahalelerde bulundu ve Brezilya ile Irak arasında çeşitli yollarla (yasal olmayan yöntemler de dahil olmak üzere) finansal ağlar kurduğu iddia edildi.

Bugünkü çıkmaz ise şu: Hizbullah 2023’ten itibaren yeniden İsrail ile çatışmalara girdi; bunu bir dönem Hamas’a destek için daha sonra ise Ali Hamaney’e yönelik intikam hattı olarak gerekçelendirdiği yorumları yapıldı. Bunun sonucunda İsrail, hava ve kara saldırılarıyla sert bir karşılık verdi; Lübnan topraklarının 500 kilometrekareden fazlasını kontrol altına aldı, binlerce kişiyi öldürdü, bir milyondan fazla insanı yerinden etti ve Litani Nehri’nin ötesinde 200’den fazla bina ve noktayı tahrip etti. Savaşı büyük bir kararlılıkla başlatan örgüt ise sürekli geri çekilir hale geldi; saldırılarının çoğu artık İsrail’in kuzeyine değil, İsrail’in güneyde işgal ettiği Lübnan köylerine yönelir oldu. Böylece örgüt ne ‘kurtarıcı’ rolünü sürdürebiliyor ne de ‘caydırıcı güç’ iddiasını koruyabiliyor; giderek kendi halkı ve çevresi üzerinde ağır sonuçlar doğuran, İran’dan gelen emirleri sorgusuz uygulayan bir yapıya dönüşüyor!

Hizbullah’ın tetiklediği savaşları durdurmanın tek yolu, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın İsrail ile ABD arabuluculuğu altında müzakereye girmesidir. Ancak Hizbullah bu tür bir müzakereyi reddetti, hatırlatma olarak Enver Sedat’ın akıbetini dile getirdi. İranlı çevreler de Refik Hariri’nin öldürülmesini ima ederek benzer bir uyarı gönderdi. Buna karşılık Cumhurbaşkanı, kendisinin seçilmiş bir devlet başkanı olduğunu ve çözümün ancak müzakereyle mümkün olduğunu söyledi. Üstelik ilk kez, Lübnan adına iç ve dış baskılardan bağımsız şekilde müzakere yürütme iddiasını ortaya koydu. Yeni Lübnan yönetimi, meşruiyetin Hizbullah’ta değil kendisinde olduğunu vurguluyor. Ülkeyi içine sokulan savaşlardan çıkarmanın tek yolunun diplomasi olduğu görüşü giderek güçleniyor. Bu süreçte Lübnan, geçmişte defalarca yardımına koşan Arap ve uluslararası dostlarına da yeniden yöneliyor. Ancak bu çevrelerde de artık belirgin bir yorgunluk ve umutsuzluk hissi var.

Müzakerelerin başarı garantisi yok. Çünkü Hizbullah silah bırakmayı reddetmekte ve bu durum yeni bir savaş ihtimalini sürekli canlı tutmakta. Lübnan ise artık böyle bir savaşı kaldırabilecek durumda değil. Peki, işgal, yerinden edilme, iç bölünme ve bu ‘intiharvari İran projesinin’ hayalî iddiaları arasında ne yapılabilir?!

Milis savaşları ülkeyi bu çıkmaza sürükledi... Devlet şimdi uyanıyor; umut ise bu uyanışın çok geç kalmış olmaması!