Hazım Sağıye
TT

İzin verilenler ve verilmeyenler hakkında

Henüz başlamamış ve açık olmaktan ziyade belirsiz olan Lübnan-İsrail müzakereleri bağlamında, Hizbullah destekçileri ve müttefikleri geniş çaplı bir karalama kampanyası yürütüyor. Bu eleştirmenler pozisyonlarını belirli doktrinlere ve politikacılara dayandırdıkları için eleştirmenlerin çelişkilerini ve ikiyüzlülüğünü aydınlatmak amacıyla bu ekollerin ve liderlerinin tarihlerinden bazı bölümleri yeniden incelemek faydalı olacaktır.

Humeyni, yaygın olarak doğru kabul ettikleri konusunda katı, uzlaşmaz bir şekilde ilkeli olmakla ilişkilendirilmiştir. Ancak 1963 yılının sonlarında, liderliğini yaptığı ve Amerikalılara yönelik bir hakaret dalgasının eşlik ettiği ayaklanmadan aylar sonra, Tahran Üniversitesi'nde İslam fıkhı dersi veren Profesör Kamarai tarafından taşınan bir mektubu Amerikan hükümetine gönderdi. CIA tarafından yayınlanan bir rapora göre, Ayetullah Humeyni mektubunda ülkesindeki Amerikan çıkarlarına karşı olmadığını, aksine, Amerikan varlığının Sovyet ve belki de İngiliz etkisini dengelemek için gerekli olduğuna inandığını açıklıyordu.

On beş yıl sonra, Fransa'da sürgündeyken, Amerikan hükümetini İran'daki değişimin Amerikalıların petrole erişimini etkilemeyeceğine ikna etmeye çalışan, ordunun darbe yapmasını engellemek için ondan nüfuzunu kullanmasını isteyen bir mektup gönderdi.

O zamanlar, Soğuk Savaş ile meşgul olan ABD'nin, komünist Tudeh Partisi'nin ve dolayısıyla Sovyet nüfuzunun önünü kesmek için Humeyni'ye bir miktar yardım ettiği yönünde spekülasyonlar yaygındı.

“Büyük Şeytan ve Küçük Şeytan” hakkındaki spekülasyonların ötesinde gerçekler, 1986'da İran-Kontra olayı olarak bilinen olay ile birlikte ifşa oldu. Bu, İran'a silah satmak için yapılan gizli ve yasadışı bir operasyondu ve elde edilen gelirler, Nikaragua'da Sandinistlere karşı Kontra isyancılarını finanse etmek için kullanılıyordu. İsrail’e gelince, aracı ve ortak rolünü üstlenmişti; zira Humeyni rejimine karşı düşmanlığı, her iki tarafın da Irak rejimine karşı düşmanlığından daha az görünüyordu. Böylece, Tahran'a Amerikan yapımı füzeler ve yedek parçalar temin etme görevini üstlendi ve ABD ile İran arasında gizli kanalların açılmasına ve genişletilmesine katkıda bulundu.

Radikal milliyetçiliğin çeşitli figürlerine gelince, hepsi hayatlarının bir döneminde bu “şeytanlar” ile dans etmişlerdir. 1967'de Abdunnasır, savaş halinin sona erdirilmesini ve bölgedeki tüm ülkelerin egemenliğinin ve barış içinde yaşama haklarının tanınmasını öngören BM Güvenlik Konseyi'nin 242 sayılı kararını onayladı. Üç yıl sonra, ABD Dışişleri Bakanı William Rogers'ın, söz konusu kararın uygulanmasına dair Amerikan formülünü sunan, savaş halinin sona erdirilmesi ile karşılıklı tanıma karşılığında İsrail'in çekilmesini öngören girişimini de kabul etti.

Nitekim yakın zamanda, Nasır'ın savaşları sona erdirme arzusunda olduğunu gösteren üç ses kaydı ortaya çıktı. Bu kayıtların en önemlisi olan Kaddafi ile yaptığı görüşmede, Mısırlı lider “Filistin'i tamamen özgürleştirme” fikrini alaya alarak, gerçekçi çözümlerin 1967'de işgal edilen toprakların geri alınmasıyla sınırlı olabileceğine işaret ediyordu. Genel olarak, kayıtlar Nasır'ın açık çatışmalara son vermeyi amaçladığını gösteriyordu.

Ölümünden sonra, arkadaşı ve 1952 darbesinden beri yardımcısı ve ortağı olan Enver Sedat, daha sonra Camp David Anlaşmaları'nda ifade edildiği gibi, barış sürecini “ilerletmek” için 1973 Ekim Savaşı'nı başlattı.

Saddam Hüseyin de bu “ihanete” katkıda bulundu. İran Şahı’nın Kürt ayaklanmasına verdiği desteğin kesilmesi için 1975 Cezayir Anlaşması uyarınca kendisine Şattülarap su yolunun yarısı verildi. Yine Saddam Necef'ten Humeyni'yi kovmadan önce İranlı muhaliflere verdiği desteği kesti.

İran Devrimi ve ardından Tahran'daki ABD büyükelçiliğinin işgalinden sonra ortaya çıkan ABD-İran gerilimleriyle birlikte Saddam Hüseyin, kendisini Washington'a Körfez'deki adamı, Şah'ın bıraktığı boşluğu dolduracak ideal aday olarak sundu. Irak'ı Batı çıkarlarına hizmet edecek şekilde Humeyni devrimine karşı bir kale gibi gösterdi. Nitekim, ABD ve Irak arasındaki diplomatik ilişkiler 1984'te yeniden kuruldu ve Saddam Hüseyin ile o zamanlar Başkan Reagan'ın özel temsilcisi olan ve daha sonra Savunma Bakanı olacak Donald Rumsfeld arasında iki ünlü görüşme gerçekleşti. Bu görüşmelerin sonucunda Irak, İran ile savaşı sırasında ABD'den istihbarat ve ekonomik yardım aldı.

Baas Partisi'nde Saddam'ın üvey kardeşi olan Hafız Esed'e gelince, Kissinger'in arabuluculuğuyla 1974'te imzalanan Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşmasının ve ABD-İsrail ile yaptığı örtülü bir anlaşmanın parçası olarak ordusunun 1976'da Lübnan'a girmesinin ardından, rejimi 1991'de Madrid'de İsrail ile aleni görüşmelere katıldı. Üç yıl sonra da İsrail ile barış görüşmeleri için Hikmet el-Şihabi'yi Washington'a gönderdi. Ancak, başlangıçta Amerikan arabulucusunun iki taraf arasında mesajları ilettiği “dolaylı görüşmeler” şeklinde olan bu görüşmeler, 2000 yılında Faruk eş-Şara, Bill Clinton ve Ehud Barak'ın da katıldığı doğrudan üçlü görüşmelere dönüştü.

Marksist-Leninist ideolojiye bağlı solcular, Lenin'in 1918'in başlarında Brest-Litovsk Antlaşması'nı imzalayarak “Alman emperyalizmine” muazzam tavizler verdiğini, bu tavizler arasında büyük bir nüfusu, tarımsal zenginliği, sanayi kaynaklarını ve stratejik tampon bölgeleri kapsayan geniş toprakların teslim edilmesinin de bulunduğunu nadiren dile getirirler. Söz konusu tavizler, Almanların ciddi gıda kıtlığı çektiği bir dönemde Almanya'ya Ukrayna'nın tahıl ve gıda kaynaklarına erişmesini sağladı. Bolşevikler, Baltık kıyılarını kaybetmenin yanı sıra, ordunun ve donanmanın büyük bir bölümünü terhis etmeyi de kabul ettiler.

Tüm bu kişiler, gaye vasıtayı meşru kılar ilkesiyle hareket etmişlerdi. Ancak Lübnan ayrı bir mesele olmaya devam ediyor.