Memun Fendi
TT

Savunma amaçlı tarafsızlık bir strateji midir?

Amerikan uluslararası ilişkiler literatüründe sıkça kullanılan ve özellikle Foreign Affairs ve Foreign Policy gibi dergilerde yaygınlaşan, neredeyse her analizde anılır hale gelen “riskten korunma” kavramına başvurmadan, Suudi Arabistan'ın konumunu tarihsel bağlamı içinde nasıl anlayabiliriz? Riskten korunma, küçük devletlerle ilişkilendirilen bir kavramdır ve Suudi Arabistan bunlardan biri değildir.

Ben bir tarafta ABD ve İsrail, diğer tarafta İran'ın yer aldığı son çatışma sırasında Krallığın yaklaşımını açıklamak için alternatif bir kavram öneriyorum; “savunma amaçlı tarafsızlık”.

Uluslararası ilişkiler çalışmaları genellikle savaş kazanan veya kaybeden devletlere odaklanır, buna karşılık savaştan tamamen kaçınmayı başaran devletler ile daha az ilgilenir. Tarihçiler belirleyici askeri savaşlarla meşguldür, ancak bir devletin kendisini büyük güçler arasında bir çatışma arenasına dönüşmekten koruma başarısını genellikle göz ardı ederler. Bana göre, bu başarı kendi başına stratejik bir başarıdır.

Savunmacı tarafsızlık, bazıların algıladığı gibi savaşan taraflar arasında ahlaki tarafsızlık, izolasyonculuk veya stratejik pasiflik değildir. Aksine, basit bir ilkeye dayalı politikadır: Savaşa katılmamak, ancak alevlerin anavatana ulaşması durumunda onu savunma kapasitesini tam olarak korumak.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye ve İsveç bunun iki önemli örneğini sundu.

1 Eylül 1939'da İkinci Dünya Savaşı patlak verdi ve Türkiye kendisini son derece kompleks bir jeopolitik durumda buldu. Nazi Almanyası Avrupa'da yayılıyordu, Sovyetler Birliği sınırlarında duruyordu ve İngiltere Ankara'yı savaşa sokmak için ciddi bir baskı uyguluyordu. Ocak 1943'te Winston Churchill, liderliğini Müttefikler’in safına katılmaya ikna etmek için Türkiye'ye geldi. Ancak Türkiye reddetti.

Bunun nedeni, Almanya'ya sempati duyması değil, Türkiye'nin ulusal çıkarının Avrupa'yı saran yıkımdan kaçınmakta yattığının bilincinde olmasıydı. Ankara, savaşan taraflar arasında denge kurma politikasını sürdürerek Berlin, Londra ve Moskova arasında diplomatik manevralarda bulundu.

 Nisan 1944'te Türkiye, Almanya'ya krom ihracatını durdurdu ve savaşın sona ermek üzere olduğu anlaşıldığında aynı yılın Ağustos ayında onunla diplomatik ilişkilerini kesti. Şubat 1945'te Türkiye, ordusu fiilen savaşa katılmadan Almanya'ya resmen savaş ilan etti.

Sonuç açıktı: Türkiye, altyapısı sağlam, kurumları işlevsel ve ekonomisi ayakta kalmış bir şekilde savaştan çıktı, oysa Avrupa'nın büyük bir kısmı harabe halindeydi. İsveç'in deneyimi daha karmaşıktı.

Nisan 1940'ta Almanya, Norveç ve Danimarka'yı işgal etti ve İsveç de neredeyse Alman kuvvetleri tarafından kuşatılmış hale geldi. İki seçeneği vardı; ezici bir askeri güçle doğrudan savaşma veya esnek bir savunma tarafsızlığı politikasını benimseme. İkinci seçeneği tercih etti.

Haziran 1940'ta, bazı Alman birliklerinin ve mallarının topraklarından geçmesine izin verdi ve ardından 1941'de Finlandiya'ya giden Alman birliklerinin topraklarından geçmesine izin vermeyi kabul etti. Bu tavizler daha sonra yaygın etik tartışmalarına yol açtı, ancak bunlar ülkenin işgalini önlemeyi amaçlayan bir stratejinin parçasıydı.

Güç dengesi değiştikçe ve savunma yetenekleri geliştikçe, Stockholm bu düzenlemelerden geri adım atmaya başladı. 1943'te Alman birliklerinin topraklarından geçişini durdurdu ve kademeli olarak Müttefiklerin insani yardım ve istihbarat çabalarını desteklemeye yöneldi, Danimarka ve Norveç'ten binlerce mülteciyi ağırladı.

En önemlisi, altı yıl boyunca topraklarını savaşın dışında tutmayı başardı.

Türkiye ve İsveç deneyimlerinden çıkarılacak ders, tarafsızlığın kolay veya ahlaki çelişkilerden arınmış olduğu değil, çatışan güçler arasında kalan bir devletin her şeyden önce toplumunu ve devletini korumaya öncelik verebileceğidir.

Bu perspektiften bakıldığında, Suudi Arabistan'ın bugünkü konumu anlaşılabilir. Krallık, bölgesel ve uluslararası çatışmaların kesiştiği bir bölgenin kalbinde yer alırken, aynı zamanda 2030 Vizyon’u çerçevesinde ekonomisini ve toplumunu yeniden inşa etmeye yönelik devasa bir tarihi projeyi de hayata geçiriyor. Bu koşullar altında, iç istikrarı ve şehirleri, limanları, havaalanlarını ve enerji ağlarını korumak, ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası haline geliyor.

Bu nedenle, “riskten korunma” kavramı Suudi Arabistan’ın davranışını açıklamak için yeterli görünmüyor. Zira Amerikan literatüründe riskten korunma, belirsiz bir ortamda riskleri birden fazla ortak arasında dağıtmayı ifade eder. Ancak şahit olduğumuz şey, caydırıcılık ve savunma yeteneklerini korurken savaşın anavatana sıçramasını önlemeyi amaçlayan kapsamlı bir stratejiye daha yakındır.

Bu, savunma amaçlı tarafsızlığın özüdür.

Bu, müttefikleri terk etmek veya riskleri görmezden gelmek anlamına gelmez, aksine ulusal toprakların başkalarının savaşları için bir platform haline gelmesine izin vermemek anlamına gelir.

1939 ve 1945 yılları arasında Türkiye, bir devletin coğrafi konumunu etkili şekilde yönetmesi halinde tarihin en büyük savaşından sağ çıkabileceğini gösterdi. İsveç de savaşın dışında kalmanın başlı başına stratejik bir başarı olabileceğini kanıtladı.

Belki de Suudi Arabistan bu tarihi deneyime yeni bir örnek ekleyebilir, o da en büyük zaferler bazen savaş alanında değil, savaşın anavatana ulaşmasını baştan engelleme yeteneğiyle kazanılır.