Gassan Şerbil
Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni
TT

Hangi İran, hangi Irak, hangi İsrail?

Amman'ı her ziyaret ettiğimde, coğrafyanın ağırlığı düşüncesi aklıma gelir. Ürdün'ün kaderi onunla yaşamak ve onunla birlikte var olmak. Menahim Begin, Ariel Şaron veya Binyamin Netanyahu gibi isimlerle komşu olmak ne kadar zordur. Ve diğer komşunuzun adının savaşları ve maceralarıyla Saddam Hüseyin olması, ardından da milis gruplar döneminin gelmesi ne kadar zordur. Üçüncü komşunuzun sessiz entrikalarıyla Hafız Esed, ardından kibirli ve tavsiyeleri reddetme alışkanlığıyla oğlu Beşşar olması ne kadar zordur.

Coğrafyanın ağırlığının ülkenizi mültecilere boğması ve daha fazlasıyla tehdit etmesi ne kadar zordur. El-Kaide ve DEAŞ hücrelerinin size sızması, komşu bir haritadan Captagon rüzgarlarının ve zehrinin üzerinize esmesi, dost olması gereken bir ülkeden gelen füzeler ve insansız hava araçlarıyla şaşırtılmak ne kadar zordur.

Konumu, bağlantıları ve tarihsel hafızası göz önüne alındığında, Ürdün, Sinvar Tufanı’ndan sonra daha fazla kanamaya başlayan Filistin yarasına ilişkin sorumluluğundan kendisini kurtaramaz. Batı Şeria'daki işgal uygulamalarına ilişkin endişe, Ürdünlü yetkililerin ofislerinde ve görüşmelerinde sürekli olarak mevcut. Ürdün, Irak ile ilişkilerini ve milis grupların iyi komşuluk ilkelerine ne ölçüde bağlı kalacağını da göz ardı edemez. ABD-İsrail savaşı sırasında, bazı Iraklı gruplar Ürdün'e “hediyelerini” sunma konusunda cömert davrandılar. Bir keresinde, Ürdün ordusuna ait ve hiçbir Amerikan kuvvetinin bulunmadığı bir üsteki radar istasyonunu vurdular. Ordu, Başkomutan Kral İkinci Abdullah'a misilleme seçeneklerinin de mevcut olduğu bir rapor sundu. Kral, hükümete Iraklı yetkililerle iletişime geçmesi ve iki kardeş ülke arasındaki ilişkileri zorlaştıracak karşılıklı saldırılardan kaçınılması talimatını verdi.

Bu sefer coğrafyanın ağırlığı düşüncesi daha baskındı çünkü hava saldırısı sirenlerinin çaldığı, füzelerin hava sahasını geçmeye ve Ürdün füzelerinin onları engellemeye hazırlandığını bildiren bir akşam yemeğinden dönüyordum. Gerçek şu ki, Ürdün uzun yıllardır İran ile cephe hattında yer alıyor ve İran, Suriye ve Lübnan'da olduğu gibi Ürdün toprakları içinde kendisine bir dayanak noktası kurmayı başaramadı. Ürdün, dini mekanların restorasyonu başta olmak üzere İran'ın “turizm” tekliflerini reddetti. Güvenlik güçleri, üçüncü şahıslar aracılığıyla yapılan sızma girişimleri ile kararlı bir şekilde mücadele etti. Ürdün, yıllarca hem Irak hem de Suriye tarafında “Süleymani’nin orduları” tarafından kuşatılmış halde yaşarken bile egemenliğinin şartlarını korumaya sıkıca bağlı kaldı. Yemek yediğim restorandaki müşterilerin hava saldırısı sirenlerinden endişelenmediğini fark ettim; Ürdün son aylarda 300’den fazla füze ve insansız hava aracı tarafından hedef alındı.

Son günlerde, diğer başkentler gibi Amman da ABD-İran müzakerelerinin gidişatı ve beraberindeki sızıntılar, belirsizlikler ve yanlış bilgilendirmeler konusunda netlik bekliyordu. Anlaşmanın, çatışmalar, müdahaleler ve saldırılarla yıpranmış bu bölgede istikrar arayışına bir temel sağlayıp sağlamayacağını görmeyi bekliyordu. Bölge halkının temkinli olmaya veya itidalli davranmaya hakkı var, çünkü İran projesinden veya söyleminden vazgeçmeye niyetli değil ve Trump yönetimi, Başkanın kaprislerine göre anlaşmayı sonuçlandırmak için acele ediyor. Gözlemcilerin de üzerinde anlaşılanların, farklı koşullar altında yeniden ortaya çıkmak için kendisini gizleyecek yanlış anlaşılmayla ilgili bir mutabakattan ibaret olup olmadığını görmek için uygulamayı bekleme hakkı vardır.

Amman'daki ofislerde ve siyasi çevrelerde “istikrar” kelimesi diğer kelimelerden daha çok duyuluyor. Çoğunluk, gelecek dönemde istikrarın birkaç faktöre bağlı olduğuna inanıyor.

İlk faktör şu: ABD ile beklenen anlaşmadan nasıl bir İran ortaya çıkacak? Şüphesiz ki, İranlı yetkililer “Büyük Şeytan”a karşı kazanılan bir zaferden bahsedecekler. Eğer ABD ile bir anlaşmaya varılacaksa, bu söylem kaçınılmaz; zira Devrim Muhafızları’nın, Körfez'de gemilerini batırdıktan sonra bölgeden kovmayı hayal ettiği bir ABD'den bahsediyoruz. İran, anlaşmanın sunduğu güvenlik garantileri, mali kazanımlar ve bazı bölgesel ayrıcalıklarla yetinecek mi, yoksa savaş yaralarını iyileştirmek ve eski yöntemlerine geri dönmeye hazırlanmak için anlaşmayı kabul eden yaralı bir kaplan gibi mi davranacak? Meşruiyetini pekiştirmeye ihtiyacı olan yeni Dini Lider, “ABD'ye ölüm” sloganını sözlükten silmeyi ve seleflerinin ortadan kaldırılmasını istediği “kanserli tümör” ile süresiz bir ateşkes yapmayı kabul edecek mi? Devrim Muhafızları komutanları, ABD ile gerilimlerin azaltılmasının, ülke içinde İranlıların taleplerini, özellikle de kalkınma, ilerleme ve modern dünyaya entegrasyona odaklanmış normal bir devlette yaşama arzusunu yeniden canlandıracağından mı korkuyorlar?

Bazı İran yanlısı milis grupların eylemleri, Iraklıların da dikkatini Irak'ın gelecek dönemde ne olacağına odaklamalarına neden oldu. Ürdün tarafının, içeride silahı devletin elinde toplamayı, Büyük Şeytan ile yatırım ilişkilerini onarmayı hayal eden adımlar atan Ali el-Zeydi hükümetiyle olumlu bir şekilde ilişki kurmaya hazır olduğu açık. Ürdün, Muhammed Şiya es-Sudani ve Mustafa el-Kazimi hükümetleriyle olumlu ilişkiler kurmuştu, ancak bazı milis grupların saldırıları onu hayal kırıklığına uğrattı. Irak'ın ne olacağı sorusu Ürdün için bir endişe kaynağıysa, “milis grupların hediyelerinden” nasibini alan Arap Körfez ülkeleri için de bir endişe kaynağı olması doğal.

Ürdün, İran-Amerikan anlaşmasından sonra nasıl bir İran'ın ortaya çıkacağını ve nasıl bir Irak'ın şekilleneceğini beklerken, aynı zamanda önümüzdeki aylardaki genel seçimlerden sonra nasıl bir İsrail'in ortaya çıkacağını da merak ediyor. Ürdün'ün, Netanyahu'nun Batı Şeria'ya yönelik politikaları ve özellikle de başta Ben-Gvir ve Smotrich olmak üzere hükümet içindeki müttefiklerinin uygulamaları konusunda derin endişe duyduğu aşikâr. Netanyahu'nun, Sinvar Tufanı’ndan sonra Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve Suriye'de pekiştirdiği saldırgan egemenlik politikalarına devam etme ısrarı, Amman'da önemli bir endişeye neden oluyor. Ancak seçimler, Netanyahu'nun herhangi bir alternatifinin, İsrail toplumunun sağa ve aşırıcılığa doğru devam eden kayması nedeniyle özünde farklılık göstermeyen politikalara yapılacak bir estetik operasyonundan ibaret olup olmayacağı şeklinde zor bir soruyu da gündeme getiriyor.

Nasıl bir İran? Nasıl bir Irak? Nasıl bir İsrail? Bunlar, bölgesel karışıklığın pençesinde bulunan Lübnan'ı da ilgilendiren zor sorular. Aynı durum uzun bir süre ekonomik yaralarını ve Esed döneminin açtığı diğer yaraları iyileştirmekle meşgul olacak Suriye için de geçerli. İsrail'in sınırlarını bilmeden istikrardan bahsetmek zor. İran'ın sınırlarını bilmeden de aynı şekilde zor.