Sam Mensa
TT

Devletin yeniden kurulması sadece silahsızlanma ile gerçekleşmez

Beyrut’taki Sakiyet el-Cenzir ile el-Metn bölgesindeki el-Cedide olayları, sıradan ve geçici iki güvenlik vakası değildi. El-Cedide’de gerilim bir kilisenin önünde başladı ve kısa sürede ibadet mekânının karşısında bir polis memuru ile bir din adamına yönelik doğrudan saldırıya dönüştü. Sakiyet el-Cenzir’de ise Tümgeneral Muhammed Şerim’in komutasındaki müdahale gücü, jeneratör sahiplerinden birine yönelik baskın gerçekleştirdi; ardından tartışmalar, soruşturma ve Şerim’e atfedilen meydan okuma açıklamaları geldi. İki olayın ortak noktası, sahadaki detayların ötesine geçiyor ve devlet ile onun içinde ve çevresinde yer alan nüfuz ağları arasındaki ayrımın ne kadar zor olduğunu ortaya koyuyor. Mesele yalnızca yetki aşımı ya da gücün kötüye kullanılması değil; daha derin bir soru gündeme geliyor: Lübnan’da devletin yeniden tesisi ne anlama geliyor?

Devam eden savaş ve İsrail ile doğrudan müzakereler üzerine süren tartışmalarda konu çoğu zaman tek bir başlıkta daraltılıyor: ‘Hizbullah’ın silahları’. Sanki egemenliğin yeniden tesisi yalnızca bu silahların ortadan kaldırılmasıyla ya da yeniden düzenlenmesiyle başlayıp bitiyormuş gibi. Oysa bu, en iyi ihtimalle meselenin yalnızca yarısıdır; çünkü Hizbullah’ın temsil ettiği sorun sadece silah meselesi değildir.

Kırk yıl boyunca Hizbullah yalnızca bir askerî kapasite inşa etmedi; aynı zamanda karmaşık bir nüfuz yapısı ördü: güvenlik, idari, siyasi, ekonomik ve zaman zaman yargısal boyutları olan, devlet kurumlarıyla kesişen, bazılarına sızan, bazılarını ise çevreleyip aşan bir ağ. Bu noktada asıl soru, devletin Hizbullah ile nasıl başa çıkacağı değil; devletin, kendi işlevlerinin bir bölümünü yeniden şekillendirmiş bu nüfuz ağından kendisini nasıl geri kazanacağıdır. ‘Silahsızlandırma’ tartışmalarının çoğunun dokunmadığı temel mesele de tam olarak budur.

Silah olgunun başı; tamamı değil. Bir gölge ekonomi, koruma ağları, idare içinde etkili kanallar, karar mekanizmalarında nüfuz ve devlet ile devlet-ötesi arasında sürekli ikiliğe dayanan bir meşruiyet anlayışı vardır. Bu yapı Hizbullah’ı sıradan bir silahlı örgüt olmanın ötesine taşıyan şeydir. Bu yüzden egemenliğin yalnızca güvenlik düzenlemeleri ya da sınır anlaşmalarıyla geri kazanılabileceği fikri sorunu aşırı basitleştirir. Zira egemenlik yalnızca silahların tek elde toplanması değil; kararın, referansın ve kamusal işlevin de tek elde toplanması ya da paylaşımıdır. Buradan hareketle soru daha da karmaşık hale gelir: Varsayalım ki mevcut savaş ya da doğrudan müzakereler, örgütün askerî rolünü sınırlandırdı; peki, devlet içinde kurduğu yapılar ne olacak? Silahlar kontrol altına alınsa bile onun etrafında oluşan ‘derin yapı’ varlığını sürdürürse bu yeterli olur mu?

Belki de soruyu tersine çevirmek gerekir: Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına odaklanmak yerine, asıl mesele kırk yıl boyunca biriken nüfuz yapısından devletin nasıl ve ne zaman kendisini geri kazanacağıdır. Çünkü mesele teknik değil, siyasî ve tarihîdir. Ortada yalnızca ‘devlet içinde devlet’ yoktur; iki yapının iç içe geçmesi vardır. Bu da çözümü basit bir silahsızlandırma kararından çok daha karmaşık hale getirir.

Bununla birlikte sorunu yalnızca Hizbullah’ın devlet kurumlarına sızması olarak görmek de yetersizdir. Çünkü bu sızma boşlukta oluşmadı; ona uyum sağlayan, hatta zaman zaman ondan faydalanan bir siyasî ve idarî sistem içinde gelişti. Biriken ‘derin devlet’ yapısı, dışarıdan içeriye tek yönlü bir sızma değil; silah, patronaj ağları, mezhepsel denge, paylaşım sistemi, gölge ekonomi ve bununla yaşamayı kabul eden bir siyasî sınıfın etkileşiminin sonucudur. Bu da meseleyi yalnızca bir silahlı örgütle ya da güvenlik yapısıyla yüzleşmenin ötesine taşır; çünkü yerleşen şey iç içe geçmiş çıkar ve koruma ağlarıdır. Bu nedenle devletin yeniden tesisi yalnızca Hizbullah ile bir hesaplaşma değil, onunla birlikte var olmayı öğrenmiş ve hatta zaman zaman onun koşullarını yeniden üretmiş daha geniş bir Lübnan yapısıyla yüzleşmedir. Bu yüzden askerî ya da müzakereye dayalı herhangi bir çözüm, eğer bu derin yapı değişmeden kalırsa, yeterli olmayabilir; çünkü değişecek olan yalnızca güç dengesi olur, denklemin kendisi değil.

Soru şudur: İç güç yapısıyla yapılan bir anlaşma neyi değiştirir? Müzakere cepheleri yatıştırabilir, ancak krizin özünü çözmez. Tam da bu noktada Sakiyet el-Cenzir ve el-Cedide olayları anlam kazanır; çünkü Lübnan’daki egemenlik krizinin yalnızca güney sınırında ya da gayri meşru silah meselesinde değil, devlet kurumlarının tam kalbinden geçtiğini hatırlatırlar. Bu da devletin yeniden inşasını silah dosyasının çok ötesine taşıyan bir sürece dönüştürür. Bu süreç; yargının, idarenin ve güvenlik doktrininin yeniden kurulmasını; kamu kararının bağımsızlığını, sivil devlet kurumlarının paralel güç dengelerinin araçlarına dönüşmesinin engellenmesini ve tüm güç unsurlarının tek bir meşruiyet çerçevesine bağlanmasını gerektirir.

On yıllar boyunca biriken yapı, geçici bir anlaşmayla ya da güvenlik tedbiriyle çözülmez; uzun soluklu bir devlet projesiyle çözülebilir. Bu proje, iktidarı, meşruiyeti ve vatandaş ile devlet arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak zorundadır. Burada Hizbullah ile başa çıkmanın zorluğu, onu yalnızca askerî bir güç olarak değil, devletin yönetim yapısıyla iç içe geçmiş bir unsur olarak görmeyi gerektirmesinden kaynaklanır. Bu nedenle savaş sonrası dönemin gerçek sınavı, güvenlik ya da müzakere boyutunun ötesinde, bütünüyle yapısal bir sınavdır.