Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Cidde Deklarasyonu'nun analizi

Geçtiğimiz salı günü Cidde'de düzenlenen Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) zirvesi, iki ateşkes, yani geçici bir askeri ateşkes ile henüz şekillenmemiş siyasi ateşkes arasında kalan son derece hassas bir dönemde gerçekleşti. Böylesine her türlü olasılığa açık anlarda, sonuç bildirgeleri sadece diplomatik bir dil değil, aynı zamanda tehlikenin doğası, yanıtın sınırları ve büyük bir tehdit karşısında olası eylem biçimlerine dair kolektif anlayışı yansıtan siyasi belgelerdir. Bu perspektiften bakıldığında, Cidde Deklarasyonu, liderler tarafından dile getirilen yalnızca tepkiye değil, güvenliği ortak sorumluluk olarak yeniden tanımlamaya dayanan Körfez birliğinde yeni bir aşamanın ifadesi olarak yorumlanabilir.

Deklarasyonun ilk dikkat çekici yönü, tehdidin açık bir şekilde tanımlanmış olmasıdır. Liderler sadece genel imalar ile “gerilimi tırmandırma”dan bahsetmekle kalmadılar, İran saldırılarını altyapı ve sivil tesisleri hedef alan saldırılar olarak doğrudan bağlamlarına yerleştirdiler. Burada dil ayrıntı değil, daha ziyade geleneksel ihtiyatlılıktan daha büyük bir siyasi açıklığa geçişi yansıtıyordu. Tehdidi belirleyen ülkeler kendisi ile mücadelede zaten yolun yarısını kat etmişler demektir. Atalarımız Körfez'i bir iş birliği köprüsü yapmak için çalıştılar, ancak Mollalar onu saldırganlık kaynağına dönüştürdüler.

Buna karşılık, deklarasyon açıkça gerilimi artıran bir söyleme de kaymadı, aksine caydırıcılık ve diplomasi arasında dengeyi korudu. Diplomatik bir yol bulmanın gerekliliğini vurguladı; bu bir zayıflık işareti değil, Körfez büyüklüğündeki bölgede istikrarın güçle sağlanamayacağına ve savaşların uluslar için özellikle de çağ dışı politikalar nedeniyle ekonomik zorluklar çeken İran halkı için maliyetli olduğuna dair bir farkındalıktı. Ancak, zirvenin çağrıda bulunduğu bu diplomatik yol, bildiriden anlaşıldığı üzere ucu açık değil, aksine güvenin yeniden inşasına bağlıdır; bu ifade, bu güvenin en düşük noktaya gerilediğini örtük olarak kabul etmektedir.

Bildirinin temel noktası, KİK devletlerinin güvenliğinin “bölünmez” olduğu yönündeki vurguydu. Ertesi gün Körfez gazetelerinin çoğunda manşet olan bu ifade, halklarının özlemlerini yansıttığı için bu bağlamda pratik bir anlam kazanıyor. Zira son deneyimler, bir Körfez devletine yapılan herhangi saldırının, enerji, ekonomi veya güvenlik açısından diğerlerini anında etkilediğini kanıtladı. Bu durum, saldırının İran'dan veya onun vekillerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığına bakılmaksızın geçerlidir. Bu anlayışı net bir siyasi taahhüde dönüştürmek, bölgenin dayanışma kavramından kolektif güvenlik kavramına geçmesi demektir.

BM Anlaşması çerçevesinde hem bireysel hem de kolektif olarak öz savunma hakkının teyidi, bu taahhüde salt siyasi anlayışın ötesine geçen yasal bir boyut kazandırdı. Uluslararası meşruiyet ile egemen hak arasındaki bu bağlantı, Körfez devletlerinin herhangi bir uluslararası tartışmadaki konumunu güçlendiriyor ve olası yanıtlarını tanınmış bir çerçeveye yerleştiriyor.

Bildiri sadece tehdidi tanımlamakla kalmadı; aynı zamanda güç unsurlarını vurgulamaya da önem verdi. Körfez ülkelerindeki silahlı kuvvetlerin etkinliğini ve füze, insansız hava aracı saldırılarına karşı koyma kapasitesini övmek, sadece bir övgü değil, aynı zamanda iki yönlü, dış dünyaya bölgenin kendini savunma kapasitesine sahip olduğu, iç kamuoyuna ise güvenlik sistemlerinin etkin bir şekilde işlediği mesajı vermektedir. Daha da önemlisi, bildirgede enerji altyapısının hızla onarılmasına da işaret edildi ki, bu da enerjiye yönelik saldırıların her zaman bir baskı aracı olarak görüldüğü göz önüne alındığında son derece önemli bir unsurdur. Bu saldırıların hızla aşılması, yıkıcı gücün artık saldırganın tahmin ettiği kadar güçlü olmadığını gösteriyor. Kritik bir unsur olan ekonomik cephede bildirge, güvenlik ve enerjinin birbirine bağlılığı konusunda net bir farkındalık sergiliyor. Enerji arzının istikrarına ve tedarik zinciri aksamalarının ele alınmasına yapılan vurgu, Körfez'in sadece coğrafi bir bölge değil, küresel ekonomide hayati bir merkez olduğu anlayışını yansıtıyor. Bu nedenle, Hürmüz Boğazı başta olmak üzere su yollarına yönelik herhangi bir tehdit, sadece bölgesel tehdit değil, tüm dünyayı tehlikeye atan uluslararası bir tehdittir. Boğazın kapatılmasına veya seyrüsefere kısıtlamaların getirilmesine yönelik kesin ret, net bir siyasi mesaj taşıyor. Bu yalnızca belirli bir tarafa değil, aynı zamanda uluslararası topluma da Körfez ülkelerinin seyrüsefer özgürlüğünü bir pazarlık kozu veya şantaj aracı olarak değil, ortak çıkar olarak gördükleri mesajını veriyor. Durumu Şubat 2026 öncesindeki haline geri döndürmek için uluslararası eylem çağrısı, yaşananların düzeltilmesi gereken bir hata olarak görüldüğünü, kendisine uyum sağlanacak bir gerçeklik olmadığını vurgulayan küresel sorumluluktur. Bir diğer eşit derecede önemli cephede ise ortak projelerin stratejik boyutu öne çıkıyor. Ulaşım ve lojistik projelerinin, demiryollarının, elektrik şebekelerinin ve Hürmüz Boğazı'nı bypass edecek şekilde petrol ve doğalgaz boru hatlarının inşasının hızlandırılması, zorluklara yanıt vermenin yalnızca bir güvenlik meselesi olmadığını, aynı zamanda gelecekteki tehditlerle yüzleşmek ve bölgenin direncini güçlendirmek için iç çıkarlar ve seçenekler ağı oluşturmayı içerdiğini gösteriyor. Ekonomik olarak birbirine bağlı ülkeler krizlere daha iyi dayanabilirler. Dahası, erken uyarı sistemlerine ve askeri entegrasyona yönelik çabalar, artık geleneksel olmayan modern tehditlerin doğasına dair gelişmiş bir anlayışı yansıtıyor. Balistik füzeler ve insansız hava araçları, bireysel çözümler değil, kolektif bir yanıt gerektirir. Bildiri, bunu stratejik bir seçenek olarak ortaya koyuyor. Cidde Deklarasyonu'nun sadece acil bir olaya yanıt değil, Körfez güvenliği kavramını yeniden inşa etme, ekonomisini ve kalkınma modelini koruma yolunda temkinli bir adım olduğu söylenebilir.

Son söz; güvenlik, kolektif olarak inşa edildiğinde daha sağlam hale gelir.