1970'lerde Almanya'da öğrenim görürken, İranlı öğrencilerden oluşan yeni sol örgütlerle dolup taşıyordu. Bu arada, İran'daki en güçlü örgüt Komünist Parti (Tudeh) idi ve doğuda güç konusunda onunla yalnızca Endonezya ve Sudan'daki muadilleri boy ölçüşebilirdi. Bu nedenle, herkes diğer Arap ve İslam ülkelerinde olduğu gibi, İran’da da ordunun iktidara gelmesini sağlayacak bir darbe bekliyordu. Elbette, değişim mutlaka solcu olmak zorunda değildi; aksine 1950'lerde İran'ı komünizmden korumak (!) için olduğu gibi, Amerikalılar tarafından organize edilen bir darbe olacaktı. Ancak olanlar tamamen beklenmedik idi; İranlı din adamları, hem de Amerikalıların ve Batı'nın (!) çok da kontrolü dışında olmayan, büyük ve kaotik bir halk devrimi ortasında iktidarı ele geçirdiler. ABD’nin Şah rejimini terk edişi hızlı, yankı uyandıran bir şekilde oldu ve nedenleri bilinmiyor. ABD’nin yaptığı bir diğer seçim ise komünist tehdide Mollaların radikal İslamcılığı ile karşılık vermekti. Nitekim Humeyni, İran içindeki ABD ve liberalizm destekçilerini bastırmaya odaklanmadan önce, Tudeh Partisi ve diğer solcuları ezmeye yöneldi.
Arap dünyasında birçoğumuzun İran Devrimi konusundaki kafa karışıklığı uzun sürdü.1985'te İranlılar Mecnun Adası'nı ve oradaki petrol kuyularını ele geçirdiler ve Basra'yı da ele geçirip İran topraklarına katmaktan veya orada bir İslam Cumhuriyeti kurmaktan bahseder oldular. O dönemde devrimin mezhepsel boyutlarını ve Arap dünyasında sol görüşlüler dahil genç Şiiler üzerindeki etkisini incelemeye olan ilgime rağmen, İran kökenli bir Amerikalı ve Harvard Üniversitesi'nde İslam tarihi profesörü olan seçkin araştırmacı Roy Muttahide (Mottahedeh) bana İran karakteri ve İran'da din adamlarının otoritesinin sırları hakkında bir kitap yazdığını söylemişti. Benden, “Ümmet, Cemaat ve Otorite” (1984) adlı kitabımı okuduktan sonra aklına gelen soruları yanıtlamamı istemişti. Roy Muttahide'nin kitabı, çarpıcı metaforik başlığı “Peygamberin Hırkası: İran’da Din ve Politika/The Mantle of the Prophet: Religion and Politics in Iran” ile 1986'da yayımlandı. Yüz binlerce kez basılan kitap, son elli yılda bir İslam ülkesi hakkında yazılmış en iyi kitap olarak kabul ediliyor. İran hakkında her şeyi çevirmeye çok hevesli olan İranlılar, bu kitabı kendilerine karşı olduğunu düşündükleri için çevirmediler; oysa ben aslında onların lehine ve destekleyici olduğuna inanıyorum. Kitapta, Bahaîler (Muttahide de Bahaî) dahil olmak üzere Mollaların azınlıklara yönelik muamelesini eleştiren bazı sayfalar, yaygın infazlara ve özgürlüklerin bastırılmasına dair gözlemler yer alıyor. Bunun dışında, Muttahide tarafından tasvir edilen İran karakteri büyüleyici, derin ve sırlarla dolu. Eski Aryan toplumları gibi bir sınıf sistemi, daha doğrusu sınıflar var. Yüzlerce yıl süren İslam egemenliğinden sonra, din adamları (özellikle Peygamber ailesinin soyundan gelen Seyyidler), destek tabanı dindar kitlelerden oluşan bir sınıf haline geldi. Siyasi otoritenin dışında, hums (dini vergi) ile geçiniyor, ancak siyasi otoriteye her zaman karşı çıkmıyordu. Gerçek rakibi, Araplar tarafından “Dehkanlar” olarak adlandırılan ve kendilerini İran milliyetçiliğinin omurgası olarak gören kırsal soylu sınıfıydı. Ancak kriz zamanlarında, iki sınıf birleşerek yönetimdeki Şah'ı desteklerdi veya Safeviler ve Kaçarlar örneğinde olduğu gibi, İran içinden veya dışından soylular liderliği üstlenirdi.
Muttahide'ye göre (kitabını yayınlanmasından 15 yıldan fazla bir süre sonra “Peygamberin Hırkası” başlığı ile çevirdim), İran milliyetçiliği Şiilik ve milliyetçilik arasında ikilidir ve karizmatik bir lider ortaya çıktığında son derece karşıt, isyankâr ve kendi doğruluğunu iddia eden bir tavır sergiler. Eylemlerine de bu konum ve rol ikiliği hakimdir veya onlar tarafından yönetilir. İran platosunda tek bir devlet var olduğunda, MÖ 1000 civarına kadar uzanan bir eğilim ile platonun sınırlarını çok aşan bir imparatorluk kurmak için her yöne yayılma eğilimi onu ele geçirir.
Araplar, komşu olarak kendisi ile ilişkileri çok eski olmasına rağmen, İran ile ilişkilerinde hep şaşkındı. Saddam Hüseyin, rejimi için korktuğundan ona saldırdı. Ancak diğer Arap devletleri, on yıllar boyunca sürekli olarak İran ile iyi olmaya çalıştı ve birkaç istisna dışında, İran’ın buna yanıtı olumsuz oldu. Kendisine göz yumma ve değişmesi umudu sonuç olarak birçok Arap ülkesinin yıkıma uğramasına neden oldu.
Amerikalılar ve İsrailliler İran ile çatıştığında, Araplar tarafsız kalıp savaşı önlemeye çalıştılar. Fakat İran, başta BAE olmak üzere Körfez ülkelerini sert bir şekilde hedef aldı. Bu nedenle; bu kötü komşuluk gerçekten şaşırtıcı.
Bazen Filistin bahanesiyle milis güçleri ile ülkeleri istikrarsızlığa sürüklüyor, ancak bunun sonuçları onu, Filistin halkını ve Lübnan halkını vuruyor.
Bazen de saldırılarının Amerikalılara zarar vermeyi amaçladığını iddia ediyor ama bizi onlara daha fazla bağımlı hale getiriyor.
İmam Ali'nin (r.a.) dediği gibi, bu daimî hastalığa yol açan bir yaklaşım. Zayıflıktan kaynaklanan ve daha fazla zayıflığa yol açan kör bir nefret. Bundan zarar görenler bir caydırıcılık ve mücadele planı üzerinde birleşmeli. Yoksa istikrarlı ve müreffeh devletlerin güvenliği tehdit altına girecek ve İran'ın düştüğü bataklığa, yani iç karışıklık, düşman yaratma ve dostları düşmanlaştırma bataklığına düşeceğiz.