Abdulmunim Said
Kahire’de Mısır Gazeteciler İdaresi Meclisi Başkanı ve Kahire Bölgesel Strateji Çalışma Merkezi Yönetim Müdürü
TT

Körfez’de muharebe ve savaş mı?!

Analistlerin ve gözlemcilerin büyük çoğunluğu, devletler arasındaki temel çelişkilerin ortaya çıkardığı büyük çatışmanın bir safhasını ifade eden ‘muharebe’ ile; çatışmanın tamamen sona erdiği, taraflardan birinin askerî stratejisinde belirlediği hedeflere ulaşarak denklemi kendi lehine çözdüğü ‘savaş’ arasındaki farkı iyi bilir. Her gün gazetelerde ve internet sitelerinde yayımlanan sayısız makale ve yorum arasında, Harlan Ullman’ın 27 Nisan 2026 tarihinde The Hill’de yayımlanan ‘Biri Amerika’yı Bu İşin Nasıl Biteceği Konusunda Uyarsa Keşke’ başlıklı yazısı, ABD ile İran arasında süren çatışmaya dair dikkat çekici bir noktaya temas ediyordu. Yazının ilk paragrafı meseleyi özetler nitelikteydi: “Irak’ın ikinci savaşı sırasında General David Petraeus, meşhur kitabında şu soruyu sormuştu: ‘Bana bunun nasıl sona ereceğini söyleyin.’ İran’a karşı yürütülen bu ‘destansı öfke operasyonu’ ve ilan edilmemiş, hatta felaketle sonuçlanma ihtimali taşıyan savaş için bundan daha anlamlı bir soru yoktur. Kore Savaşı’ndan bu yana, George H. W. Bush yönetimi dışında hiçbir Amerikan yönetimi şu gerçeği kavrayamadı: Amerikan ordusu, muharebeleri kazanmakta ne kadar üstün olursa olsun, savaşları kazanmaktan acizdir. Birinci Körfez Savaşı ile Çöl Kalkanı ve Çöl Fırtınası operasyonları, silahlı saldırganlığa nasıl karşılık verilmesi gerektiğinin örnek modelleriydi. 1991’de Başkan Bush’un Bağdat’a ilerlememesini eleştirenler, oğlu George W. Bush tam da bunu yaptığında ne denli felaket bir sonuç doğurduğunu gördüler.”

Elbette ne olduğu biliniyor: Irak’ın ikinci savaşı, aslında Irak ile İran arasında yaşanan ve İran’ın sonunda ‘zehir kadehini içmek’ zorunda kaldığı yıpratıcı savaşın ardından geldi. Ancak bu, gerçekte Irak için bir zafer değildi. Çünkü savaş sona erdiğinde Irak, uluslararası sınırlarına çekilmiş; maddi ve manevi açıdan son derece yıpranmış bir haldeydi. Bu yorgunluk onu Kuveyt’i işgale sürükledi ve süreç Kuveyt’in kurtarılmasıyla, fakat Saddam Hüseyin’in iktidarda kalmasıyla sonuçlandı. Bu durum, George H. W. Bush açısından bir muharebe kazanımı anlamına geliyordu; fakat savaş kaybedilmişti. Çünkü Saddam iktidarda kalmış, ‘bütün savaşların anasındaki’ yenilgisine rağmen bölgedeki istikrarsızlık devam etmişti. George W. Bush ise Saddam’ı devirmek için yeni bir muharebeye girişti; ancak ‘Yeni Ortadoğu’ inşa etme saplantısı onu kısa sürede çok aşamalı büyük bir savaşa sürükledi ve bu süreç ancak Amerika’nın Irak’tan bütünüyle çekilmesiyle sona erdi. Muharebelerde taktik hedeflere ulaşmak, her zaman savaşın kazanıldığı ve çatışmanın nihai olarak çözüldüğü anlamına gelmez.

Gerçek şu ki ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana pek çok muharebe kazandı; fakat sonunda savaşları kaybetti. 1950’deki Kore Savaşı’nda, Japon cephesindeki İkinci Dünya Savaşı’nın yıldız komutanı General MacArthur’un liderliğinde Kore’ye, ülkeyi komünizmden kurtarmak amacıyla girildi. Ancak sonuçta Çin’in müdahalesine zemin hazırlanmış; Kore, biri komünizmden arındırılmış ‘Güney’, diğeri ise komünist kalan ‘Kuzey’ olmak üzere ikiye bölünmüştü. Bugün iki Kore’yi ayıran ateşkes hattı, donmuş bir çatışmanın sessiz tanığı olarak varlığını sürdürüyor; çünkü savaş gerçekte hâlâ sona ermiş değil. Vietnam Savaşı’nda da tablo çok farklı değildi. ABD, sayısız muharebede hem Kuzey hem Güney Vietnam’ı yerle bir etmesine rağmen, sonunda savaşın tamamını kaybetti. Kuzey Vietnam Güney’i tamamen ele geçirirken, Amerikan askerleri Saygon’daki ABD Büyükelçiliği’nin çatısından tahliye edilerek kaçıyordu.

Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemi ise birçok cephede çatışmalarla geçti. Haziran 2025’te yaşanan 12 Gün Savaşı’nda Washington yönetimi, İsrail ile birlikte İran’ın nükleer programının bütün araçlarının yok edilip enkaz altına gömülmesiyle savaşın kazanıldığını ilan etti. Ancak bu stratejik hedefin gerçekleştiği söylenmesine rağmen, ABD ile İsrail kısa süre sonra, 28 Şubat 2026’da yeniden harekete geçerek programın tamamen ortadan kaldırılması ve enkaz altındaki uranyuma ulaşılması gerektiğini savunmaya başladı. Geçtiğimiz ocak ayının başında ise Venezuela’ya düzenlenen baskınla Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşinin kaçırılması, Trump açısından Ortadoğu’daki savaşlar için örnek alınabilecek ‘hızlı operasyon’ modeline dönüştü. Bugün İran savaşında gelinen nokta, iki önemli sonucu beraberinde getirdi. Birincisi, Trump’ın Gazze’de barış girişimi için harcadığı çabanın kısa sürede unutulması ve sürecin İsrail’in Batı Şeria ile Lübnan’daki ilerleyişine bırakılması oldu; Gazze’de ateşkese rağmen koşullar neredeyse hiç değişmedi. İkincisi ise ABD-İsrail ortak savaşının hızla Körfez Arap ülkelerine yönelik İran saldırılarını tetiklemesi oldu. Oysa yalnızca bir yıl önce, Trump’ın bölge ziyareti sırasında ABD ile Körfez ülkeleri arasında ekonomik ve teknolojik iş birliğinin en parlak dönemlerinden biri yaşanıyordu.