Muhammed Rumeyhi
Araştırmacı yazar, Kuveyt Üniversitesi'nde Sosyoloji profesörü...
TT

Tahran'daki karar alma ikilemi

İran’ın tutumunu analiz ederken, yönetim içindeki anlaşmazlık gibi görünen şeyin sadece bir rol paylaşımı olduğu ifadesi yetersiz kalıyor. Medyamızda sıkça kullanılan bu ifade, sahadaki her şeyi açıklamıyor. Kapalı rejimlerin siyasi sahneyi şekillendirmede usta oldukları ve bazen manevra alanlarını genişletmek için görünürdeki çelişkilerden yararlandıkları doğru. Ancak, İran deneyimini içeriden ve bazı figürlerinin tanıklıklarından okumak, meselenin bir sahne yönetiminden daha derin olduğunu ortaya koyuyor. Diplomasi ile saha arasında, devlet ile devrim arasında, rejimi koruyacak bir uzlaşma arayanlar ile uzlaşmayı ertelenmiş bir yenilgi olarak görenler arasında uzun süredir devam eden bir çatışma var.

Muhammed Cevad Zarif'in anılarında, özellikle de “Diplomasinin Direnci” adlı kitabında, İran'ı Birleşmiş Milletler'de temsil eden, fakat Ahmedinejad döneminde hükümetinin kendisini birincil karar alma kanalı olarak görmediğini, bunun yerine misyondaki ikinci adam ile gizli kanallar açtığını keşfeden kişiye dair çarpıcı bir portre ortaya çıkıyor. Bu olay, birden fazla güç merkezine, aynı kamptakiler de dahil olmak üzere, diğerine karşı şüpheciliğe ve hassas bir konu söz konusu olduğunda resmi kanal yerine güvenlik veya ideolojik kanalı tercih etmeye dayanan bir yönetim kültürünü ortaya koyuyor. Eski bir dışişleri bakanı ve BM temsilcisi kendi hükümetine karşı kendisini savunmasız hissediyorsa, İran’da kararların her zaman tek bir odada ve tek bir akıl ile alındığı nasıl varsayılabilir?

Hüseyin Emir-Abdullahiyan'ın “Şam Sabahı” adlı kitabı ise başka bir boyut daha ekliyor. Abdullahiyan kendini İran'ın Suriye'deki varlığına tanık olarak sunuyor, ancak kasıtlı olsun ya da olmasın, İran dış politikasının Dışişleri Bakanlığı tarafından şekillendirilmediğini de ortaya koyuyor. Bakanlık önerilerde bulunabilir, ancak diğer tarafta sahadaki gerçeklik, Devrim Muhafızları, ideoloji ile nüfuz hesapları da var. Böyle bir bürokratik yapıda, bakan karar verici değil, daha ziyade dış dünyaya politikaları açıklayan veya savunan kişidir. Burada diplomasi, politikanın mimarı değil, sözlü vitrinidir. Bu nedenle, İran söyleminde gerilimi azaltma vaatleri, gerilimi artırma eylemleriyle iç içe geçmiştir ve devlet bir şey söylerken tam tersini yapıyor gibi görünmektedir.

“Rollerin paylaşımı” ile “gerçek anlaşmazlık” arasındaki fark çok önemlidir. Rol paylaşımı, tek bir merkezin olduğunu ve çeşitli seslerin önceden üzerinde uzlaşılmış bir telden çaldığını ima eder. Ancak gerçek anlaşmazlık, her kurumun karar alma sürecini kendi görüşünde yönlendirmeye çalıştığı anlamına gelir ve bugün İran'da tam olarak bu yaşanıyor. Cumhurbaşkanlığı, tükenmiş ve yıpranmış içerisi, yaptırımlar ve toplumsal huzursuzluk korkusuyla meşgul. Dışişleri Bakanlığı müzakereye ve baskıyı hafifletmeye odaklanmış. Devrim Muhafızları caydırıcılık, prestij, nüfuz ağları ve çıkar ilişkileriyle ilgileniyor. İdeolojik kurum, rejimin kurucu anlatısını korumaya odaklanmış. Büyük kriz zamanlarında bu akıllar her zaman aynı doğrultuda hareket etmezler, aksine çatışırlar ve bu durumda karar alma süreçleri felç olur ki bugün gözlerimizin önünde yaşanan da budur.

Herkesin bildiği gibi, mevcut İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın İran'ın “dost” Körfez ülkelerine saldırılar düzenlemeyeceğini ilan etmesinin ardından saatler sonra füze saldırıları devam etti. Bazıları bunu hesaplı bir çifte mesaj olarak yorumlamaya çalışsa da stratejik mantık, savaş söz konusu olduğunda çifte mesajların bir beceri değil, tehlike haline geldiğini dikte eder. Komşularına güvence vermeye çalışan bir devlet, önce sözlerle onlara güvence verip sonra eylemle ile korkutmaz. Bu, yalnızca Körfez'in güvenini değil, aynı zamanda uygulanabilir anlaşma oluşturmaya çalışan herhangi bir uluslararası arabulucunun güvenini de zedeler.

İran ile bir anlaşma, sadece tek bir belge imzalamak meselesi değildir. En kritik sorular şunlardır: Anlaşma imzalandıktan sonra kimin engelleme hakkı vardır? Hükümet kararlarını sahada uygulayabilir mi? Dışişleri Bakanlığı Devrim Muhafızlarına kefil olabilir mi? Cumhurbaşkanlığı vekilleri kontrol edebilir mi? Yüksek Komutanlık, bir kargaşa anında, her güç merkezinin kendi çıkarlarını korumasını engelleyebilir mi? İşte burada müzakereler karmaşık hale geliyor, çünkü karşı tarafta sadece yazılı bir anlaşma değil, aynı zamanda onu uygulayabilecek bir otorite de aranmaktadır.

Bu, müzakere amacıyla bazı çelişkilerin kasıtlı olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz, ancak güç, finans ve meşruiyet merkezleri çoğaldığında amaçlanan sonucun kolayca kaosa dönüşebileceğinin de altını çiziyor. Normal rejimlerde, politikacılar anlaşmazlığa düşer ve ardından kurumlar meseleyi çözer. İran örneğinde ise, kurumların kendileri de anlaşmazlığa düşüyor ve her biri devrimin sadık koruyucusu olduğunu iddia ediyor. Bu nedenle, “Tahran ne istiyor?” sorusu yetersiz kalıyor. Daha doğru soru şudur: Hangi Tahran konuşuyor? Hangi Tahran dizginleri elinde tutuyor? Ve hangi Tahran vaatlerini yerine getirebilir?

Bu nedenle, üçüncü bir askeri çatışma turu olasılığı, kaçınılmaz olduğu için değil, İran karar alma yapısının tekrar tekrar yanlış değerlendirmelerde bulunması nedeniyle uzak bir ihtimal değil. 12 günlük savaş ve ardından gelen 40 günlük savaş, sadece gücün sınırlarını değil, aynı zamanda rejim içindeki siyasi disiplinin sınırlarını da açığa çıkardı. Askeri güç siyasi güç ile yarıştığında, siyasi güç zayıflıkla suçlanmaktan korktuğunda, devrimci söylem rasyonel değerlendirmenin önüne geçtiğinde, yeniden değerlendirmeden ziyade gerilimi artırma daha kolay hale gelir.

Sonuç olarak, İran liderliği içindeki anlaşmazlık sadece bir medya detayı değildir. Tüm çıkmazı anlamanın anahtarıdır. Durum şu şekilde görünüyor: İran, dünya ile tek bir akılla müzakere etmiyor, tek elle savaşmıyor ve komşularına tek bir sesle güvence vermiyor. Tehlikenin özü de budur. Baş ve kol birbiri ile çekiştiğinde, anlaşmalar kırılgan hale gelir, savaş olasılığı artar ve tüm bölge diplomasinin vaatleri ile sahanın füzeleri arasında asılı kalır. Bu, ne kadar etkileyici olursa olsun hiçbir konuşma veya açıklamanın kapatamayacağı bir güven boşluğudur.

Sonuç olarak: Birden fazla sesle konuşan bir devlet, kalıcı bir barış sağlayamaz.