Lübnan'da öne çıkan bir günlük haber, mahkumların affedilmesine ilişkin bir yasa konusunda anlaşmaya varılmasının zorluğunu ele alıyordu. Bu zorluğun nedeniyse, bu mahkumların üç mezhep grubundan olması ve her bir büyük mezhebin temsilcilerinin kendi üyelerinin af edilmeyi en çok hak edenler olduğunu ısrarla savunup, diğer iki mezhebin üyelerinin affedilmelerini reddetme eğiliminde olmalarıdır.
Neredeyse aynı sıralarda, farklı görüşler tarafından güvenilirliği kabul edilen bir kurum olan “Information International”, İsrail ve onunla ilişkiler hakkındaki tutumları inceleyen bir anket yayınladı. Anket, Şiilerin yüzde 92'sinin Yahudi devletiyle barışı reddettiğini, buna karşılık Dürzilerin yüzde 84'ünün, Marunilerin yüzde 77'sinin ve Ortodoks Hristiyanların yüzde 72'sinin bunu desteklediğini ortaya koydu.
Ancak bu makale, af ve İsrail konularında kimin haklı kimin haksız olduğunu belirlemekle ilgilenmiyor. Bu makalenin yapmaya çalıştığı şey, bizimki gibi temel bir bölünme içinde yaşayan toplumlarda, ulusal ölçekte esasında doğru veya yanlış bir tutum olup olamayacağını araştırmaktır. Zira fikir, tartışma ve doğru ile yanlışı ayırt etme, her biri tarihin, çıkarların ve ilişkilerin belirli bir yorumundan beslenen yerleşik alt kültürler tarafından desteklenen bir kopma içinde bir işlev göremez.
Bu çelişki, bir “sağcı”yı “solcu”ya veya bir “solcu”yu bir “sağcı”ya dönüştürebilecek inançlardaki bir kaymadan çok nadiren etkilenir ve böylece fikir tartışmalarına merkezi bir konum kazandırır. Bu nedenle, hasta ve iş birlikçi demeyelim de yanlış yönlendirilmiş bireylerden oluşan bir grupla değil, “barış” isteyen ve “direnişi” reddeden “kitlelerle” ve “direnişi” isteyen ve “barışı” reddeden “kitlelerle” karşı karşıyayız.
Bu durum, ister dış ilişkilerle ister adaletle ilgili olsun, stratejik politika ile ilgili her türlü değerlendirmenin otomatik olarak çoğulculuk ve Lübnan’ın birliği sorununu gündeme getirdiği sonucuna götürüyor; bu da herhangi bir seçeneğin benimsenmesini belirli “kitleler” için bir zafer, diğerleri için ise bir yenilgi haline getiriyor.
Bu nedenle, Lübnan'da ve aslında Arap Maşrık (Levant) bölgesinin geri kalanında, iç birliği siyasi kararlardan, özellikle de dış politikayla ilgili kararlardan ayırmanın imkansız olduğu bir noktaya ulaştığımızdan endişe duyuyoruz. İç anlaşmazlıklar kaynakların ve pozisyonların dağıtımı yoluyla daha kolay çözülürken, dış politika, şeylerin tanımına dokunan varoluşsal soruları gündeme getiriyor. Bu, ulusal çıkarı anlamayı ve dolayısıyla dostlukları ve düşmanlıkları belirlemeyi, fedakarlık yapma ve savaşma istekliliğinin derecesini de kapsıyor.
Bu tam ve çelişkili tanımlarla dolu ortamda, “doğru” ve “yanlış” tartışması anlamsız bir polemiğe veya belirli bir iç duruma uygulanmak istenen “ilerici” veya “reformist” bir dış anlatıdan etkilenmenin bir ifadesine dönüşüyor.
Bu Lübnan çatışmasının yeni olmadığı, oldukça haklı olarak savunulabilir. Büyük Lübnan’ın kurulmasından bu yana, bazı Lübnanlı fraksiyonlar bu projeyi, diğerleri ise Şam'daki Birinci Faysal devletiyle birleşmeyi savundular. Daha sonraki aşamalarda da bu bölünme önce Cemal Abdunnasır ile veya ona karşı olma, ardından da Filistin direnişiyle ve ona karşı olma konularında yenilendi. Ancak şu anda yaşadığımız durum çok daha şiddetli ve yoğun; çünkü bir yandan, hem bastırılmış hem de açık yönleriyle bu çatışmacı tarihin doruk noktasını oluşturuyor. Öte yandan da alt kimliklerin birleşip karşıt eğilimlere dönüştüğü ve bir zamanlar İran kadar güçlü ve zengin olan bir devlette destek bulduğu bir anı temsil ediyor.
Bu durumda, iki savaş arasındaki soğuk barış dönemlerinin, saygıya değer sağlam bir kültür veya birleştirici bir kurucu mit oluşturamaması artık şaşırtıcı değil. Böylece, “birleşik” Lübnan'ın geleneksel anlatısını karakterize eden boşluk ve folklor hakim olurken, devlet bir gerileme yaşar yaşamaz mezheplerin ve grupların alt kültürleri hemen başlarını gösterir oldu. Kaldı ki bu devlet de özünde, en son Washington'un bazı askeri ve güvenlik aygıtlarını hedef alan yaptırımlarının kanıtladığı gibi, sürekli olarak daha küçük oluşumlarla iç içe geçmiş bir devlettir. Modern Lübnan tarihinin çatışmalarını sona erdiren tüm anlaşmaların dış taraflarca dikte edilip kararlaştırılmış olması da önemlidir.
Maşrık ülkeleri şimdi bu gerçek karşısında eşit olsa da, Lübnan bunu diğer ülkelerden daha uzun ve daha erken yaşadı. Zira bu ülkeler, toplumlarına zorla bir düşünce ve yorum birliği dayatan, eksiklikleri ve kusurları “ulus aleyhine bir komplo”ya bağlayan milliyetçi askeri rejimlerin gölgesinde yaşadılar. Bu rejimler yıkılır yıkılmaz da dağıldığımızı deklare edip bunun gölgesinde yaşama konusunda eşitlendik.
Böyle bir ormanda, herkes birlikte yaşama duygusundan bahsederken, içinde ötekini yok etme duygusunu gizler. Birkaç gün önce, bir Hizbullah liderinin, savaşçılarının yüzde 10'unun İsrail'e karşı savaştığını, yüzde 90'ının ise Lübnan içi çatışmaya hazır olduğunu söylediği aktarıldı. Bu sözlerin içeriği ciddiye alınmasa bile, bunların ve tüm taraflardan duyulan benzer söylemlerin ardındaki niyetler çok ciddidir.
Karşılaştırma amacıyla, 18. yüzyılda İskoç filozof David Hume'un öğrettiği bir fikri hatırlamak faydalı olabilir. Hume, yalnızca rasyonel hesaplar değil, duyguların ve empatinin toplumların en önemli yapı taşları olduğuna, bu temel koşul olmadan, toplumun yalnızca dar kişisel çıkarlarının peşinde koşan izole bireylere veya Lübnan benzetmesiyle, birbirine derin düşmanlık besleyen mezheplere bölüneceğine inanıyordu.