Bir toplumun ayağa kalkması ve ilerlemesi, ancak her alandaki yaratıcı beyinlerinin varlığıyla mümkündür. Tarihin arabasını ileriye doğru götüren, kervanı bir aşamadan diğerine taşıyanlar onlardır. Yaratıcılık ise ancak teşvikle, maddi ve manevi ödüllerle ve hepsinden önemlisi insanların emeğinin ve çabasının korunmasıyla var olabilir. Yaratıcı insan, zahmetsiz ganimetleri yağmalamayı alışkanlık haline getirmiş ‘yaratıcılık hırsızlarının’ kapıştığı ya da emeğini gasp ettiği bir av haline getirilmemelidir.
Geçtiğimiz günlerde, pek çok kişi gibi ben de Arap dünyasında eşine az rastlanır bir yargı kararını takip ettim. Mısır’da gerçekleşen bu olayda Mısır Yargıtayı, Kültür Bakanı tarafından sunulan iki itiraz başvurusunu reddetti. Mahkeme, Ekonomik Mahkeme’nin Bakan aleyhine verdiği kararı onayarak, kendisini yazar Süheyr Abdulhamid’in fikri mülkiyet haklarını ihlal etmekten suçlu buldu. Söz konusu dava, Süheyr Abdulhamid’in ‘Kutü’l-Kulûb ed-Demirdaşiyye’ hakkında yazdığı kitaptan bazı bölümlerin, Bakan tarafından Mısır Genel Kitap Ofisi aracılığıyla aynı konuda yayımlanan bir kitapta izinsiz kullanılmasıyla ilgiliydi.
Şarku’l Avsat’ın haberinde de belirtildiği üzere, Fikri Mülkiyet Uzmanları Üçlü Komitesi’nin raporu; iki eser arasındaki sınırları ortadan kaldıran ve orijinal eserin yaratıcı niteliğine zarar veren birebir alıntılar ve uzun intihaller olduğunu doğruladı.
Bakan, Eylül 2025’te sunduğu iki itiraz dilekçesinde bu aktarımların ‘yasal alıntı’ kapsamına girdiğini savundu; ancak mahkeme, Yargıtay Savcılığı’nın itirazların reddedilmesi yönündeki tavsiyesini yerinde buldu. Kaldı ki davacı yazar, yapılan alıntıların kelimesi kelimesine kitabın yarısından fazlasını oluşturduğunu belirtmişti.
Hukuk uzmanı Hibe Adil Şarku’l Avsat’a verdiği demeçte, bu kararın, yaratıcılığı korumanın anayasal ve yasal bir zorunluluk olduğunu, yazarların manevi ve maddi haklarını güvence altına almayı amaçladığını ve asla yasama organının bir ‘lüksü’ olmadığını kanıtladığını ifade etti.
Bu kararın asıl değeri; sanığın bir bakan, hem de sıradan bir bakan değil, bizzat Kültür Bakanı olması gerçeğine göz yummamasında yatmaktadır. Kararın asıl önemi, yaratıcı topluluğa verdiği o asil ve net mesajın derin anlamındadır.
Şimdi asıl soru şu: Romancılardan tarihçilere, sosyal ve düşünsel alanlardaki araştırmacılara kadar tüm yaratıcı beyinleri, ‘sosyal medya hırsızlarından’ nasıl koruyacağız?!
Bakıyorsunuz, YouTube, TikTok, Snapchat, X veya Facebook’taki kanalında boy gösteren, sesi çok çıkan sığ bir tip ya da ağzı iyi laf yapan bir başkası, insanlara ahkâm kesiyor, anlatıyor da anlatıyor... Oysa bu kişi, asıl emek sahibine en ufak bir atıfta bulunma zahmetine katlanmayan, zerre kadar utanması olmayan sıradan bir ‘hırsızdan’ başkası değil.
Çalınan bir kitabı, filmi veya şarkıyı tespit etmek mümkündür; çünkü bu ürünler Enformasyon Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Sanat veya Miras Konseyleri gibi bilinen resmî kurumların şemsiyesi altındadır. Peki ya bu hırsızlık üzerinden para kazanan, hatta zaman zaman bazı resmî kurumlardan bile takdir ve itibar gören sosyal medya hırsızlarını nasıl kuşatacak, onlardan nasıl hesap soracağız?
Başkalarının yaratıcı üretimlerini, yazılarını ve eserlerini gasp etmek yeni bir fenomen değil, aksine kökleri eskiye dayanan bir sorundur. Yetkin araştırmacı Dr. Reşid el-Hayyun’un bu meseleyi ele alan, hem başlığı hem de içeriğiyle harika bir kitabı vardır: ‘İslam-Arap Mirasında Para ve Metin Hırsızları’. Merak edenler dönüp bakabilir, zira bu kitap konuyu tüm yönleriyle doyurucu bir şekilde ele almaktadır.
Hibe Adil’in de belirttiği gibi; yaratıcılığı ve emeği korumak asla hukuki bir lüks değildir.