Abdullah Utaybi
Suudi Arabistanlı yazar. İslami akımlar araştırmacısı
TT

Körfez devletleri ve tarihin bilgeliği

İçinde yaşadığımız Ortadoğu bölgesi, uluslararası siyasi çalkantılara alışmış, bölgesel ittifakların oluşumuna tanık olmuş, mezhepçi ve köktenci eksenlerin çöküşünü görmüştür. Bu nedenle, tarihin bilgeliğinden yararlanmaya layık bir yer olmalı, fakat, her daim geçmiş çatışmalara, siyasi rekabetlere ve coğrafi düşmanlıklara saplanıp kalıyor ve bu da onu sürekli olarak parçalanmaya ve bölünmeye karşı savunmasız kılıyor.

Sayın Abdurrahman Raşid, bu gazetede “Körfez cephesinin onarılma ihtiyacı” gibi dikkat çekici bir başlığa sahip önemli bir makale yazdı. Makalesinde, bu cephede bir ayrılık yaratmak için yükselen, onu yıkmak ve harabeye çevirmek için yorulmak bilmeden çalışan sesler karşısında yakın geçmişe kadar söylenmeyenleri ve sessiz kalınanları dile getirdi.

Bugün her şey ortaya çıktı ve Raşid de makalesinde şöyle diyor: “Arap Körfez devletleri, İran-Irak Savaşı ve Kuveyt'in işgali de dahil olmak üzere daha önce tüm yaşadıklarından daha büyük olabilecek güvenlik ve varoluşsal meydan okumalar ile karşı karşıya.” Varoluşsal meydan okumalar terimi, mevcut durumu ve öngörülebilir geleceği uygun bir şekilde tanımlıyor.

Biz Körfez devletleri olarak, ABD ve Batı ülkeleriyle olan ittifaklarımızın gerekli güvenliği sağlamak için yeterince güvenilir veya sağlam olmadığını uzun zamandır biliyoruz. Bu nedenle, Körfez devletleri, Hindistan, Pakistan, Türkiye ve Mısır gibi bölgesel güçlerle hem doğuya hem de batıya doğru ittifaklarını genişletmeye çalıştılar. Ancak, bu ülkelerin her birinin kendi koşulları ve özel çıkarları var.

Arap Körfez devletleri zengin, gerçekten çok zengin, bu da onları bölgede ve dünyada açgözlülerin hedefi haline getiriyor. Ancak, bu açgözlü hırs ve emellerin boyutunu iyi bilmek akıllıca, ihtiyatlı, deneyimli ve bilinçli bir yaklaşımdır. Bu hırslar sadece maddi değil; ayrıca, her birinin kendine özgü etkenleri, emelleri ve hedefleri olan ideolojik, siyasi ve stratejik hırslar da var. Eski bir atasözü der ki, “Asıl ben beyaz öküzün yendiği gün yenmiştim.”

Arap devletlerinin İsrail'e karşı beslediği düşmanlık ve güvensizliğe rağmen, İran herkesi İsrail'e doğru itmeye çalışıyor. Raşid'in dediği gibi, ABD, kimsenin gerçekten vazgeçemeyeceği bir bölgeyi terk etme yolunda ilerliyor. Geleceği tahmin etmek için bir falcıya ihtiyacımız yok.

Arap Körfez devletleri tarihlerinin kritik bir aşamasından geçiyorlar. Ya birleşik kalacaklar ya da birlikte yok olacaklar. Liderliklerinin, sadece İran'a karşı değil, bölgedeki ve ötesindeki tüm düşman ve hatta dost olmayan devletlere karşı ülkeleri için gerçek bir çıkış yolu bulacaklarına tamamen güveniyoruz. Bu olmadan, tarih bize, dağılacağımızı söylüyor.

Obama'nın İran ile yaptığı anlaşma gibi, ayrıntıları henüz kesinleşmediği için hâlâ belirsiz olan Trump'ın anlaşması da, devletlerin iç işlerine müdahalenin önlenmesine ve İran rejiminin vekillerinin (partiler, gruplar, örgütler ve silahlı milisler) tamamen ortadan kaldırılmasına vurgu yapmadığı sürece aynı kaderi paylaşacaktır. Vekiller sorunu çözülmeden, bölgedeki büyük sorun sona ermeyecek veya ortadan kalkmayacaktır.

Hürmüz Boğazı, yerleşik uluslararası hukuka göre, kimsenin kontrol etme veya geçiş ücreti uygulama hakkına sahip olmadığı uluslararası bir su koridorudur. Böyle bir eylemi haklı çıkarmaya yönelik her girişim, uluslararası düzeni tehdit eden ve onu herkes tarafından ihlal edilecek şekilde seçici hale getiren yeni bir korsanlık örneğidir. Bu, on yıllardır hüküm süren uluslararası düzenin ve mantığın kalıcı gücünün yerini kaos ve güç mantığının alması demektir.

Sonuç olarak, tüm umudumuz, her iki ülkenin çıkarlarını ve Körfez Arap devletlerinin ve bölgenin genel çıkarlarını dikkate alan bir ABD-İran anlaşmasına ulaşılmasıdır. Bunlar dikkate alınmazsa, anlaşma baştan itibaren kusurlu olacaktır.