Hac mevsimi her geldiğinde kendisi hakkında yazmaya can atıyorum ama kalemim her zaman mürekkeple değil, anlamlarla dolu oluyor. Mekke'ye ilk gidişim, derin bir dönüşüm anıydı. Kıbleye doğru düz bir hat üzerinde kıldığınız bir namaz ile kendinizi kıblenin tam kalbinde bulduğunuz, yüzünüzü doğu, batı, kuzey veya güney, dilediğiniz yere çevirebildiğiniz an arasındaki farkı bir düşünün. Zihin ve kalp ile Kâbe’yi tavaf etme hali, tüylerinizi diken diken eder ve daha geniş ve büyük şeyler düşünmenizi sağlar. Her biri Kâbe’ye dönük açısı ile bazen neredeyse karşı karşıya gelen Haram'daki yüzlere baktığınızda, aklınıza kaçınılmaz olarak şu ayet gelir: “Tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar.” Ve kendinize şunu sorarsınız: Buradaki “karşı karşıya olma”, oradaki “karşı karşıya olma” için sadece bir prova veya eğitim mi? Ama Kuran’da “Rabbinin huzuruna çıkıp hesap vermekten korkan kimseye iki cennet vardır” diye de buyruluyor. Bu durumda Mescid-i Haram’da kin, kızgınlık ve haset örtüsünden kurtuluşumuz ilk cennet midir? Bundan hiç şüphem yok.
Hac'dan duygusal bir deneyim olarak bahseden ve yazan ilk kişi ben değilim; birçok Müslüman ve gayrimüslim bu konuda yazmıştır. Ancak Faslı antropolog Abdullah Hammudi “Bir Hac Hikayesi: Mekke'de Bir Mevsim” adlı kitabı ile bu tür yazılarda diğerlerinin önüne geçmektedir. Hammudi sadece ibadetlerden değil, kura çekimi, izinler, pasaportlar ve kutsal mekânı çevreleyen prosedürler gibi Hac'ın modern devlete entegrasyonundan da bahsetmiştir. Hac ibadetini yerine getirirken, ibadetlerini yerine getiren mümin ile Bronisław Malinowski tarafından temeli atılan, daha sonra Clifford Geertz ve Talal Asad tarafından geliştirilen “katılımcı gözlemci” yöntemiyle gözlemlerini kaydeden araştırmacı arasında bir gerilim yaşıyordu. Ancak Hammudi'nin cevabını araştırdığı soru daha zordu: Bir antropolog, ait olduğu ve inançlarını paylaştığı bir kültür hakkında nasıl yazar? Zira o sadece hacıları gözlemlemiyordu, kendisinin de bir hacıya dönüşmesine tanık oluyordu.
Hammudi'den daha şanslıydım çünkü antropolog değilim, ancak bilgi alanları içinde antropoloji ve etnografiye dair eleştirel bir anlayışa sahibim. Mekke'ye inanan biri olarak gittim ama bilmek isteyen bir inanan olarak. Kalabalıklar arasında önyargısız bir şekilde her şeyi yakalayan bir alıcı olmak istedim. “Karşılıklı tahtlarda oturma” anını derin derin düşünmeyi ve ardından “Allah'ın yapılmasına ve içinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde” olmanın anlamına geçebilmeyi istedim. Kendime şu soruyu sormak istedim: Bu ev yeryüzünde mi yoksa yeryüzünün üzerinde mi yükseliyor? Ve işte tam burada dünyevi ile semavi, kutsal ile dünyevi arasında, taş ile anlam arasında başka bir yolculuk başlıyor.
Tavaf sırasında Kâbe’nin üzerinde uçuyor ve manzarayı yukarıdan izliyormuş gibi hissettiklerini söyleyen insanlar duydum ve bu deneyimlerinin gerçekliğinden hiç şüphe duymadım. Zira gerçekten bir dönüşüm gerçekleşiyor; bir kişi sıradan bir bireyden “hacı”ya dönüşüyor. Ve işte tam burada dini duygu antropolojiyle buluşuyor. Antropolog Victor Turner, büyük ritüelleri sadece ibadetler olarak değil, bir kişinin bir sosyal statüden diğerine geçtiği “geçişler” olarak görür. Hacı, gerçekten de kimliğinin askıya alındığı bir anı yaşar; alışılmış kıyafetlerini çıkarır, adını, sınıfını ve statüsünü kaybeder ve sadece bir “hacı” olur. Burada ihram sadece bir giysi değil, geçici bir eşitlik, yeni bir doğuş öncesinde günlük hayatın sembolik bir ölümüdür.
Arjun Appadurai Hac için Mekke'ye gelmiş olsaydı, belki de Mekke'nin dünya modern küreselleşmeyi tanımadan önce küreselleşmenin merkezi olduğunu söylerdi. Zira burası insanların, fikirlerin, paranın ve dillerin hareket ettiği bir yerdir. “Modernity at large” (Modernitenin Boyutları) adlı kitabında küreselleşmiş moderniteyi üreten “akış dünyaları” hakkında anlattığı her şey burada mevcut. Ancak Mekke, dünyanın diğer şehirlerinden farklıdır; insanlar buraya sadece turist veya tüccar olarak değil, Allah’ın misafirleri olarak gelirler. Belki de bu yüzden “Tanrı misafiri” ifadesi kültürümüzdeki en güzel ifadelerden biri olarak kalmıştır. Dayfullah adında bir dayım (Allah rahmet eylesin) vardı ve annemin adı da aynı anlama geliyordu. Ancak bugün anladım ki bu isim sadece bir isimlendirme değil, geçici bir dünyadan daha büyük bir anlama geçiş halinin tanımıdır.