20. yüzyıl, zamansal olarak kısa sürse de o uzun yıllarının omuzlarında, dünyanın dört bir yanındaki şehirlerde masum kurbanların üzerine çöken on milyonlarca cesedi ve dağ gibi yığılan enkazları taşıyarak akıp gitti. O yüzyıl, ülkelerinde karar koltuklarına tünemiş, savaş çıkarma gücüne sahip ama barışın parıltısından mahrum kalmış birtakım insanların zihinlerindeki ihtirasların ateşlediği iki dünya savaşına sahne oldu. 19. yüzyıl ise sanayi, felsefe ve fikir devrimlerinin çağıydı; zihinler o muazzam modernite çağını büyük bir coşkuyla selamlamıştı.
Avrupa, 17. yüzyıldan itibaren düşünce, sermaye, sanayi ve silah gücüyle bu devasa küresel insani dönüm noktasının fabrikası konumundaydı. Asya ve Afrika halklarının kaynaklarını sömürmek ve kontrol altına almak ise yaklaşmakta olan yeni dünyanın çehresine vurulan o derin yara oldu. Zihinlerde ve yeryüzünde artık her şey değişmişti. Uzun bir düşünürler, filozoflar ve bilim insanları kafilesi, hayatlarını kendiliğinden doğan o can alıcı soruları cevaplamaya adadı. Bu soruların başında şu geliyordu: ‘Modernite çağı’ denilen dönem, vaat edilen o yeni insanın cenneti miydi gerçekten? Bu soru, ‘postmodernizm’ başlığı altında entelektüel bir devrimin kapısını araladı. Bir grup düşünür, Almanya’nın Frankfurt şehrinde bir araya gelerek 20. yüzyılın ilk çeyreğinde ‘Frankfurt Okulu’ olarak adlandırılan eleştirel ekolü kurdular. O dönem; Sovyetler Birliği’nde komünistlerin, İtalya’da faşistlerin iktidarı ele geçirdiği ve dünyanın farklı yerlerinde totaliter tahakküm seslerinin yükseldiği bir dönemdi. Frankfurt Okulu, modern kapitalist toplumu eleştirmeyi, insan üzerindeki entelektüel ve siyasi tahakküm biçimlerini analiz etmeyi amaçladı; toplumu anlamaya ve insanı bu boyunduruktan özgürleştirmeye odaklandı. Modern medya ve kültürün kitle bilincini şekillendirmedeki rolüne ve bunların halkları özgürleştirmek yerine, onları kontrol etme aracına dönüşme tehlikesine dikkat çekti. 20. yüzyılın Frankfurt Eleştirel Okulu, bir bakıma ressam Rafael’in 1510 yılında çizdiği ve Vatikan Sarayı’nda asılı olan o ünlü ‘Atina Okulu’ tablosunun modern bir muadili gibiydi. Tıpkı o tabloda yer alan ve yeni bir insani düşüncenin temellerini atan büyük filozoflar gibi -ki aralarında beyaz sarığıyla Endülüslü Müslüman filozof İbn Rüşd de vardı- Frankfurt Okulu da çağın düşünce atlasını yeniden şekillendirdi.
20. yüzyıl; savaşların, yıkımların ve sarsıcı soruların çağıydı. Vatikan’daki duvar resminde ölümsüzleşen Atina Okulu’nun da Frankfurt Okulu’nun da üzerine; Stalinist şiddet ile kanın, faşist ve Nazi totaliterliğinin o amansız baskısının gölgesi düştü. Üstelik bu totaliterlik, kitlelerin aklına ve düşünce dünyasına hükmettiği devasa bir medya propagandası teknolojisi yaratmıştı.
Nazi Almanyası’nda Adolf Hitler; güvenlik güçlerinin vahşeti, kitlesel katliamlar ve hem bireysel hem de toplumsal aklı felç eden bir ideoloji üretimiyle ülkeye demir yumruğunu indirmişti.
İşte bu dönemde, Alman Yahudisi bir ailede genç bir kız dünyaya geldi. Toplama kamplarının, gaz odalarının, aklın ve düşüncenin müsadere edildiği bir iklimde büyüdü: Hannah Arendt. Felsefe eğitimini, büyük filozof Martin Heidegger’den aldı; onun fikirlerine bağlandı ve aralarında tutkulu bir ilişki doğdu. Ancak Arendt, hayatının en büyük şokunu, üniversitede kürsüden akıl ve özgür insan üzerine dersler veren hocası Heidegger’in, tam da o felsefi üçgenin canına okuyan Nazi Partisi’ne katılmasıyla yaşadı. Arendt’in zihninde sorular çok erken yaşta filizlenmeye başlamıştı. Almanya’nın üzerine çöken ve hocası büyük filozof Heidegger’i bile girdabına çeken bu felaketin dinamiklerini incelemeye, analiz etmeye ve parçalarına ayırmaya koyuldu. Yöneteninden yönetilenine Alman toplumunun derinliklerine indi. Dünyaya bunca bilim insanı, filozof ve düşünür armağan etmiş bir halkın; nasıl olup da eski bir onbaşının elinde birer piyona dönüştüğünü inceledi. Akli dengesi bozuk propaganda ustası Joseph Goebbels’in halkın zihnini nasıl iğdiş ettiğini; beyinlerine şiddeti, savaşı ve nefreti körükleyen patlayıcı illüzyonları nasıl zerk ettiğini araştırdı. Halkın, kendisini yok oluşun eşiğine sürükleyen bir diktatörü alkışlarla, şarkılarla, danslarla ve büyük bir itaatle selamlarken, onu nasıl adeta bir ilah mertebesine çıkardığının anatomisini çıkardı.
Arendt, kitlelerin çok kolay manipüle edilebileceği sonucuna varmış ve modern toplumların gerçek özgürlüğü koruma yeteneğini sorgulamıştı. Başyapıtı ‘Totalitarizmin Kaynakları’ kitabında, Nazizm ve faşizmin görünüşte modern, gelişmiş ve uygar bir dünyada nasıl neşet edebildiğini analiz etmeye çalıştı. Ona göre totalitarizm sıradan bir diktatörlük değil, modern çağda ortaya çıkmış tamamen yeni bir fenomendi. İnsanın hem iç dünyasını hem dış dünyasını; düşüncelerini, eylemlerini ve tüm dünya görüşünü mutlak kontrol altına alan bir yönetim biçimiydi. Eski yönetim nizamları halktan sadece itaat beklerken, modern totaliter rejimler bizzat insanı yeniden şekillendirmeyi, onu hakikatten, tarihten ve hatta kendi vicdanından kopararak yepyeni bir insan tipi yaratmayı hedefliyordu. Bu yüzden bu rejimler, insanı daha kolay kontrol edilebilir kılmak ve yalan anlatılara inanmasını sağlamak için onu yalnızlaştırmaya ve tecrit etmeye büyük önem verdiler; nitekim onun analizine göre Nazi Almanyası’nda yaşanan tam olarak buydu. Arendt’in zihnini şu soru hiç terk etmedi: Nietzsche’nin, Kant’ın, Hegel’in ve daha nice büyük filozofun yurdu olan Almanya, nasıl oldu da böyle şerir bir Nazi güruhunun ayakları altında ezildi? Totaliter rejimler hakikati gizlemek üzerine kuruluydu ve Arendt’in ‘kitle toplumu’ olarak adlandırdığı yeni bir düzen inşa etmeye başladılar. Bu düzende, toplumsal ve entelektüel köklerinden koparılmış, sloganların, gürültünün, propagandanın ve yalanların hareket ettirdiği birer makineye dönüşen ‘kitle insanı’ için herkes birer gözetim nesnesiydi. Arendt, totaliter ideolojinin insana dünya hakkında eksiksiz, kapalı ve konforlu bir açıklama sunduğuna; içeride ve dışarıda hayali düşmanlar yarattığına inanıyordu. Ona göre totaliter sistem, öyle bir terör siyaseti kurumsallaştırıyordu ki artık hiç kimse bir başkasına güvenemez hale geliyordu. Herkes gözetleniyor, her an suçlu ilan edilme riski taşıyor ve neticede toplum, yönetilmesi ve kontrol edilmesi son derece kolay olan korkaklar sürüsüne dönüşüyordu. Onun düşünce dünyasındaki bu yolculuk, gerçekten de ucu bucağı olmayan uzun bir serüvendir.