Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Bitmek bilmeyen bir kayıp!

Lübnan’ın mevcut durumu; İran’ın Arap ülkelerinde yıpratma ve yıkım yaratarak yol açtığı dördüncü veya beşinci vaka. Bazen ‘direnişe destek’ bahanesiyle, bazen ‘intikam’ gerekçesiyle, bazen de bir isim, başlık ya da gerekçe bulmanın bile imkânsız olduğu durumlarla bu süreç işletilmekte!

Bu seferki yıkım, 2023 yılında İran’ın Hizbullah örgütünü, Gazze’ye destek bahanesiyle İsrail’i taciz ederek savaşa itmesiyle başladı. İran, İsrail’in doğrudan kendisine saldırmasından korktuğu için bizzat müdahale etmeye cesaret edemedi ve yine vekil güçler taktiğine döndü; bu gücün öncü cephesini ise Lübnan’daki Hizbullah oluşturuyordu. Büyük çabalar neticesinde ve İsrail saldırılarının yol açtığı devasa yıkımın ardından, Lübnan zar zor bir ateşkes elde edebilmişti. Ancak felaket, Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesinin ardından yeniden alevlendi; silahlı örgüt intikam almak için öne atıldı. Bunun sonucunda, geçtiğimiz haftalarda binlerce insanın katledildiği, köy ve kasabaların yerle bir edildiği, bir milyondan fazla insanın yerinden edildiği ve 1978’den beri işgallerin ardı arkasının kesilmediği Güney topraklarının bin kilometrekareden fazlasının işgal edildiği o kahredici tablo ortaya çıktı!

Dünyanın en büyük askeri gücü olan ABD bile bir savaşı başlatabilir -ki bunu defalarca yaptı- ancak savaşı her istediğinde sonlandırmayı her zaman başaramaz. Lübnan örneğinde, yaşanan muazzam yıkımın ardından, Lübnan devleti öncülüğünde savaşı bitirmek için çok güçlü bir irade şekillendi. Elbette bu kez şartlar çok ağır; İsrail karşısında gerileyen örgüt bu şartları kabul etmiyor, İsrail ise ordusunun üstünlüğü ve ABD desteğiyle tüm bu savaşları tamamen bitirmek için bunu bir fırsat gördüğünden yanaşmıyor. Örgüt, tüm reddedişine, kibirlenmesine ve zafer iddialarına rağmen, aslında nefes almak için acilen bir ateşkes istiyordu. Ancak her seferinde olduğu gibi, savaşı başlatan İran olduğuna göre, onu bitirmesi gereken de yine İran olmalıydı. Fakat heyhat! İran daha kendi üzerindeki savaşı durduramazken, İsrail ve ABD’den bunu nasıl talep edebilir ki?!

Ancak bundan daha da önemlisi, yerinden edilmiş, nereye gideceğini bilemeyen ve İran’ın savaşı durdurmaya izin vermesini bekleyen o devasa halk kitlesinin bu duruma nasıl sabredip katlanacağıdır? Peki, İran izin verse bile bu çağrıya kim yanıt verecek? Ortada, İsrail karşısında zayıf, silahlı örgüt (Hizbullah) karşısında ise çok daha zayıf olan Lübnan yönetiminden başka bir şey kalmadı. Lübnan yönetimi, silahların yalnızca kendi tekelinde olması yönünde kararlar aldı ve örgütün silahlarını yasa dışı ilan etti. Fakat bunların ne faydası oldu ki? ‘Vatan hainliği’ suçlaması, bugünlerde ortalıkta dolaşan en hafif itham haline geldi. Lübnan yönetimi, İsrail sınırındaki Litani Nehri’nin güneyini silahlardan ve militanlardan arındırma taahhüdünü yerine getirmekte başarısız olunca, ABD’nin daveti ve gözetimi altında İsrail ile doğrudan müzakere masasına oturmayı teklif etme yoluna gitti. Örgüt ve yandaşları, doğrudan müzakerenin bir utanç ve kara leke olduğu gerekçesiyle ortalığı ayağa kaldırdı. Yönetim ise bu kez, örgütün yol açtığı onca badireden sonra artık incir yaprağıyla bile örtünemeyecek kadar çıplak kaldığını gördü.

Tereddütlerin veya nazlanmaların ardından işgaller tüm hızıyla sürerken, ABD, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu ABD’deki müzakereleri kabul etmeye zorladı ve birkaç tur görüşme gerçekleşti. Savaş durulmak yerine daha da şiddetlendiği için Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, en azından müzakereler sürerken bir ateşkes sağlanması adına İsrail üzerinde nüfuz kurulmasını rica etti (!).

Ne yazık ki resmi Lübnan talebi, silahlı örgütün talebinden farklı değil: Ateşkes, İsrail’in geri çekilmesi, yerinden edilenlerin geri dönmesi ve yeniden imar çalışmalarının başlaması. Resmi İsrail talebi ise: Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve iki ülke arasında bir barış anlaşmasının imzalanması. Ancak asıl trajikomik olan, talepler arasındaki bu uçurum değil; zira her müzakerede bu durum normaldir. Asıl trajikomik olan, ABD Başkanı Donald Trump’ın ateşkes için Netanyahu nezdinde devreye girmesiyle birlikte, İran, örgüt ve bazı siyasetçilerin hemen öne atılarak, Lübnan da dahil olmak üzere tüm cephelerde ateşkes şartını Pakistan ve Katar’daki müzakerelere dahil ettiklerinde bu ateşkesi İsrail ve ABD’ye kendilerinin dikte ettiğini iddia etmeleridir (!). Üstelik herkes buna inandı; çünkü Başkan Trump, her iki tarafın da taahhütlerine bağlı kalmasını garanti altına almak için Netanyahu ile görüştüğü gibi aracılar vasıtasıyla Hizbullah ile de iletişime geçtiğini söylemişti. Sonuç olarak, örgüt cephesinden bakıldığında durum şu: Evet, binlerce kayıp verdiler, Güney halkının neredeyse tamamı yerinden yurtlarından oldu ve topraklar daha önce hiç olmadığı kadar işgal altında; fakat ABD Başkanı bizzat iletişime geçerek daha önce ‘terörist’ olarak gördüğü örgütü resmen muhatap almış oldu. Eğer bu bir zafer değilse, o halde zafer nedir ki?!

Ateşkes son derece kırılgan ve uzun süre dayanamayabilir. Topraklar işgal altında. Bir milyonu aşkın insan sokaklarda... Anlayacağınız, yıpratma ve tükeniş süreci tüm hızıyla sürüyor. Halk ise ancak şimdi başlarına gelen felaketlerin ve dehşetin büyüklüğüyle yüzleşiyor, uyanıyor. Eğer durum bu merkezdeyse, sözde ‘muzaffer’ ama gerçekte muazzam kayıplar vermiş olan örgüt bu anlaşmaların hiçbirini tanımayacaksa ve yönetim de -kendi deyimleriyle- bir iç savaş çıkması korkusuyla parmağını bile kıpırdatmayacaksa (!), bir güvenlik anlaşması ile barış anlaşması arasındaki fark ne ki?

İran’ın yarattığı bu kördüğüm ve dayatma, aslında ABD’ye ya da İsrail’e karşı değil; en başta, İran ve vekil güçlerinin istikrarlarını, kalkınmalarını, devlet yapılarını ve dünyayla kurdukları bağları baltaladığı Araplara karşıdır. Tüm bunlara rağmen ayak takımı, o meşhur dizeye nazire yaparcasına “Maktul razı da, katil razı değil!” edasıyla Velayet-i fakih adına sloganlar atmaya devam ediyor.