Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri arasında nükleer silahların yayılmasını sınırlamayı amaçlayan son anlaşma olan NEW START Anlaşmasının süresinin dolması, bir yandan süper güçler, diğer yandan nükleer çatışma isteyenler için belki de ölçeği bakımından eşi benzeri görülmemiş bir nükleer silahlanma yarışına girme fırsatı mı sunuyor? Bu, özellikle kuantum hesaplama, yapay zekâ ve yarı iletken teknolojisini kapsayan korkunç üçlü dünyasında böyle bir yarışın potansiyeli göz önüne alındığında son derece önemli.
Dünyanın hızla “üçüncü nükleer çağ” olarak adlandırabileceğimiz bir döneme doğru kaydığı oldukça açık görünüyor.
Soğuk Savaş, nükleer silahlanmanın önemli ölçüde arttığı ilk dönem olarak kabul ediliyordu; atom bombaları ve füzeler, yaklaşık 40 yıl boyunca süren jeopolitik ve askeri tartışmaların ve rekabetlerin merkezinde yer alıyordu.
İkinci nükleer çağa gelince, büyük güç rekabetinin uluslararası politikanın arka planına çekildiği Soğuk Savaş sonrası dönemdir. İkinci Dünya Savaşı'nın akabinde insanlığın üzerinde uzun zamandır “Demokles'in kılıcı” gibi sallanan nükleer felaketi önleme umuduyla bir tür iyimserlik hakimdi.
Bugün, üçüncü nükleer çağın ortasında olduğumuzu kesinlikle söyleyebiliriz; bu çağın Soğuk Savaş'ın ilk çağına benzemeyeceğinden, onu aşacağından endişe duyuluyor. Zira özellikle Rusya'nın taktik nükleer silah kullanma tehditlerinin giderek artması, Çin'in nükleer kapasitesinin güçlenmesi ve Amerika Birleşik Devletleri'nin yeni, daha ölümcül nükleer silah türleri edinmesi göz önüne alındığında, mesele her gün korkutan bir gerçekliğe dönüştü.
Daha da korkutucu olan, nükleer silahlanmanın artık nükleer silahlara sahip dokuz ülkenin ötesine geçerek, uluslararası güç dengelerinin değişen haritasında kendilerine bir yer ve konum edinmeye çalışan birkaç orta gücü de kapsamasıdır. İran, Kuzey Kore'nin izinden gitme arzusunun açık bir örneğidir ve yarın ne olacağını kim bilebilir?
Belki de hem sözde hem de fiilen en tehlikeli yönü, Moskova ve Washington'un yeni bir anlaşmaya varamamasının, ülkelerin daha fazla kitle imha silahı stoklamasından çok daha tehlikeli bir şeye kapı açmasıdır. O da nükleer silah üreten büyük küresel şirketlerin pragmatik çıkarlarına yapılan kurdur.
Nisan ayı sonlarında, Uluslararası Nükleer Silahları Kaldırma Girişimi (ICAN), “Bombaya Güvenmeyin” başlıklı yıllık raporunda, nükleer silah üretimine yapılan küresel yatırımların 700 milyar dolara yükseldiği uyarısında bulundu.
Rapor, bankalar, emeklilik fonları, sigorta şirketleri ve diğer finans kuruluşları da dahil olmak üzere 301 kuruluşun nükleer silah üreten şirketleri finanse ettiğine veya bunlara yatırım yaptığına işaret ediyor. Bu yatırımcı sayısı, yıllarca süren düşüşün ardından bir önceki yıla göre yüzde 15'lik bir artışı temsil ediyor.
İnsanlık geriye mi gidiyor, yoksa nükleer uçuruma doğru hızla ilerliyor mu?
Brzezinski'nin satranç tahtasına, bugün kendisine hâkim olan “Rusofobi” nedeniyle gündüzleri endişeli, geceleri huzursuz olan, bir yandan bir gün kendisini Çar ve ölümcül nükleer silahlarıyla nükleer bir çatışmanın içinde bulmaktan, diğer yandan Başkan Trump'ın Avrupa'dan nükleer şemsiyesini çekmesinden korkan Avrupa'nın bakış açısından bakılabilir.
Bu perspektiften bakıldığında, İngiltere, Fransa ve Almanya'nın öncülüğünde, daha modern ve yenilikçi nükleer silahlarla donatılmış bir Avrupa nükleer ortaklığının ufukta olduğu oldukça açık görünüyor.
Avrupalıların, başta Rusya olmak üzere gelecekteki nükleer tehditlerden gerçekten korkmak için nedenleri var mı?
Son olarak Almanlar, Rusya'nın NATO'nun gözünden uzak, Kuzey Rusya açıklarında, Kuzey Kutup Dairesi yakınlarında, “İskit” adı verilen gizli bir proje kapsamında sessizce geliştirdiği bir nükleer füze siloları ağı keşfetti.
12 Mayıs'ta Başkan Putin, Rusya'nın 35 bin kilometre menzile ve 15 nükleer savaş başlığı taşıma kapasitesine sahip 200 ton ağırlığındaki Sarmat stratejik nükleer füzesini bu yılın sonuna kadar hizmete sokacağını duyurdu.
Çinliler, nükleer yetenekleriyle herkesi dehşete düşürüyor, yeni testler yapıyor ve 2030 yılına kadar 1000 nükleer savaş başlığına sahip olmayı hayal ediyorlar; sanki nükleer silahlar olmadan süper güç olunamazmış gibi.
Bu arada, ABD açık ve gizli bir şekilde nükleer cephaneliğini modernize etmeye çalışıyor. Örnek olarak, Hiroşima’ya atılan bombanın yıkıcı gücünün yaklaşık 24 katı olan B61-13 termonükleer yerçekimi bombasına işaret etmek yeterli.
Yatırım şirketleri, “nükleer ölüm tehditleri” karşısında “etik yok” şeklinde korkutucu bir slogan benimsiyor; bu da üçüncü nükleer çağın şüphesiz önceki ikisinden daha tehlikeli olacağı ve daha fazlasının da geleceği anlamına geliyor.