İyad Ebu Şakra
Siyasi analist, tarih araştırmacısı
TT

Netanyahu yönetiminde bölgesel barış için ne kadar iyimser olunabilir?

Dünyanın büyük bir kısmı 2026 FIFA Dünya Kupası ile meşgulken, İsrail Ortadoğu'da ateş ve kanla yeni gerçeklikler çizmeye ve bunları yerleşik bir gerçek olarak dayatmaya devam ediyor.

Karl Marx'ın iddia ettiği gibi, “Din halkın afyonudur” sözünü unutun, gerçek afyon futboldur. Bu arada, İngiliz futbol camiasında, İskoç antrenör ve Liverpool'un zaferlerinin mimarı Bill Shankly'nin şu sözü ünlüdür: “Futbol ölüm kalım meselesi değildir, bundan çok daha önemlidir!”

Bugün, Dünya Kupası maçları, halkların, daha doğrusu Amerika Birleşik Devletleri, Meksika ve Kanada tarafından ortaklaşa düzenlenen kupaya katılan ülkelerin halklarının dikkatini tekeline almış durumda.

Bu arada, İsrail'in işgal altındaki Filistin topraklarına ve Güney Lübnan'a yönelik saldırıları devam ediyor; Irak ve Suriye'deki gizli ve açık planları ve operasyonları hakkında duyduklarımızdan bahsetmiyoruz bile.

Dahası diğer önemli ülkelerdeki daha da ciddi gelişmeleri görmezden gelmek tamamen aptallık olur. Bu gelişmeler, İsrail'in en büyük Batı ülkelerinde siyasi söylem üzerindeki kontrolünün azalmasına karşılık iktidar ile karar alma merkezleri üzerindeki kontrolünü daha da güçlendirmesi arasındaki keskin çelişkiyle ilgilidir.

Bu durum şu anda hükümetler ve parlamentolar içinde yaşanıyor ve istihbarat teşkilatlarına, medyaya, iletişim teknolojilerine ve hatta yargıya kadar uzanıyor!

Bugün çeşitli kamuoyu yoklamalarından elde ettiğimiz bilgiler, dünyanın çoğu ülkesinde İsrail politikalarına olan halk desteğinin azaldığını gösteriyor. Bu durum, özellikle ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Almanya gibi Yahudi devletinin “kuluçka merkezleri” olmuş ve olmaya devam eden büyük Batı ülkelerinde bile hissedilebilir ve fark edilebilir durumda. Son kamuoyu yoklamalarına inanacak olursak, Hindistan, Nijerya, Kenya, Gana ve Arjantin gibi ülkeler hariç İsrail artık yüksek oranlarda desteğe sahip değil.

Buna karşılık, dün iki önemli olay yaşandı.

Amerika Birleşik Devletleri'nde, Cumhuriyetçi Senatör Tom Cotton'ın Amerikan ve İsrail istihbarat teşkilatlarının çalışmalarını “birleştirme” çabaları ön plana çıktı. İngiltere'de, bir İngiliz yargıç, “Filistin İçin Eylem” üyesi dört aktivist hakkında terörizm suçlamasıyla hapis kararı verdi.

Gerçekten de, Senatör Cotton'ın siyasi geçmişi, Amerikan siyaset sahnesini takip eden hiç kimse için şaşırtıcı değil. İsrail'deki ABD Büyükelçisi Mike Huckabee gibi, o da İncil'e dayalı “Hristiyanlığı” ile Likud liderliğindeki İsrail'in “Yahudiliği” arasında neredeyse hiç ayrım yapmayan koyu bir Protestan Hristiyan. Kendisi ayrıca, son on yıllarda Bill Clinton adlı liberal Demokrat politikacıyı kaybettikten sonra aşırı Cumhuriyetçi sağ kampa güçlü bir şekilde geri dönen ve Huckabee'yi vali olarak seçen “Derin Güney” eyaletlerinden biri olan Arkansas'tandır. Huckabee daha sonra bu görevi, Donald Trump'ın ilk döneminde Beyaz Saray basın sekreteri olarak görev yapan kızı Sarah'ya devretti.

Kişisel düzeyde durum böyle, ancak daha önemli ve tehlikeli bir düzeyde, şu anda bir yandan geleneksel (basın ve televizyon) ile yeni (siber ve gelecek) teknoloji ve medya oligarşileri, diğer yandan Amerikan siyasi arenasının neredeyse tamamını kontrol etmeyi amaçlayan İsrailli Likud lobileri arasında bir “stratejik ittifakın” oluşumuna tanık oluyoruz.

Büyük Amerikan medya kurumları, bizzat Beyaz Saray'ın desteği ve teşvikiyle, Amerikan demokrasisi tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir tekelin kucağına, kontrolsüz ve kısıtlamasız bir şekilde gözlerimizin önünde düşüyor. ABD’de bunlar yaşanırken İngiltere’de görüntü biraz farklı olsa da, gerçek durum çok farklı değil.

16. yüzyılın başlarından 1980'lere kadar, İngiliz medyası, genellikle İmparatorluğun ve muhafazakar sağın çıkarlarını yansıtan büyük gazetelerin sahibi “Fleet Street Lordları” olarak bilinen kişilerle bağlantılıydı. O dönemde en öne çıkan isimlerden bazıları şunlardı:

- Harmsworth Hanedanı; üyeleri arasında Lord Northcliffe ve kardeşi Lord Rothermere bulunuyordu. Bu aile Daily Mail’i kurdu ve daha sonra The Times'ın sahibi oldu (sonunda Lord Thompson ve ardından da Rupert Murdoch'un eline geçti).

- Lord Beaverbrook -gerçek adı Max Aitken- Express gazetesinin sahibi ve eski bir Britanya-Kanada bakanıydı.

- Camrose kardeşler, Lord Camrose ve Lord Kemsley’in en önemli varlıkları The Daily Telegraph idi.

Thatcher döneminde, 1980'lerde, medya, toplum ve çıkar çevreleriyle birlikte giderek daha fazla Amerikanlaştı. Buna paralel olarak, hem Muhafazakar hem de İşçi Partisi hükümetleri altında İsrail'in etkisi arttı. Ancak, İngiliz sokağının bazı kesimleri, İngiltere'deki “derin devlet” üzerindeki İsrail etkisinin boyutunu tam olarak kavrayamadı. Burada, siyasi partileri, güvenlik teşkilatlarını, çıkar çevrelerini, medyayı ve kültürel kurumları kastediyorum.

Durum bugün değişiyor ve her fırsatta, masum vatandaşların sadece İsrail lobisinin “derin devlet” yapısına ne kadar derinlemesine nüfuz ettiğini değil, aynı zamanda onu tehdit eden dönüşümleri önceden tahmin etme gücünü de keşfettiğini görüyoruz. Bu, ister televizyon röportajları isterse sokak gösterileri olsun, çıkarlarını tehdit eden her türlü faaliyeti engellemek ve şeytanlaştırmak için etkili, proaktif yöntemler geliştirdiği anlamına geliyor!

Bu lobinin tüm araçlarının, kaldıraçlarının ve cephelerinin birleşik çabalarının, İçişleri Bakanı Yvette Cooper başta olmak üzere İşçi Partisi içindeki İsrail Dostları grubundan milletvekillerinin hakim olduğu bir hükümetin gözetiminde, Filistin davasını destekleyen aktivistlere karşı yakın zamanda verilen mahkeme kararıyla sonuçlanmasının anlamı tam olarak budur.

Sonuç olarak, deneyimlerime dayanarak (temaslarıma değil), Binyamin Netanyahu adında bir kişi iktidarda kaldığı sürece herhangi bir barış veya bölgedeki durumda bir iyileşme beklememeliyiz!