Seksenli yılların ortalarından bu yana İran hakkında yazdığımız bütün yazılarda biz Arap entelektüelleri, Saddam Hüseyin’in İran’a açtığı savaş olmasaydı bu ülkeyle büyük sorunlar yaşanmayacağına inanırdık. Ancak bu savaşın bitiminden on yılı aşkın bir süre sonra, hiçbirimizin hesaba katmadığı başka sorunlar baş gösterdi. Çeşitli Arap ülkelerinde İran yanlısı ve İran destekli milisler ortaya çıktı, bölgedeki diğer ülkelerde ise İran’ın gizli hücreleri ‘çiçek açtı’. Buna ek olarak, Arapların ilgisinden ziyade İsrail ve ABD’nin tepkisini çeken nükleer dosya devreye girdi ki, hiçbirimiz bunu köklü politikalar olarak görmemiş ya da İran’ın bunu ciddiyetle sürdüreceğini düşünmemiştik.
İran’ın düşünme biçimini takip ederken, tek bir devletten oluşan o İran platosunun -ister milliyetçilik, ister mezhepçilik, isterse her ikisi birden adına olsun- emperyal hırslara sahip olduğunu anlamam epey zaman aldı. Bu durum, 2008 yılından sonra dört Arap başkentini kontrol etmekle övünmelerinde açıkça kendini gösterdi. Yine de milislerin ve nükleer programın maliyetinin çok yüksek olduğunu ve İran halkı nezdinde popüler görünmediğini söyleyerek kendimizi teselli etmeye devam ettik. Aramızdaki daha iyimser olanlar ise tüm bunların ABD ve Araplara yönelik şantajdan ibaret olduğunu, Mahmud Ahmedinejad’dan sonra ya da 2015’te Obama yönetimiyle yapılan nükleer anlaşmanın ardından son bulacağını tahmin ediyordu.
Milis kültürüne, bu eksendeki politikalara ve nükleer siyasete inanmak neden bu kadar zordu? Çünkü Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de mezhebi temelde kurulan ya da desteklenen bu milisler, rakipleriyle girdikleri çatışmalarda veya kendi aralarında her zaman büyük kayıplar veriyorlar. Irak gibi Şii çoğunluğa sahip bir ülkede İran’ın toplumu, devleti ve istikrarı yerle bir etmekteki çıkarı ne olabilirdi? Lübnan’da ise güney bölgesi defalarca yıkıma uğradı, silahlı örgüt Lübnan ve Suriye’de binlerce üyesini kaybetti. Nükleer meseleye gelince, muazzam harcamalar ve ambargolar nedeniyle büyük zararlara yol açtı; bunda ısrar etmenin, milis güçlerinin yetersiz kaldığı noktada bir savaşa yol açacağı zaten ortadaydı. Üçüncü bir husus ise tüm Körfez ülkelerinin, Irak’la olan savaşın bitiminden bu yana İran ile dostluk ve iş birliği ilişkileri kurmak istemesi ve bunu denemesidir. Hatta bazıları ambargonun hafifletilmesine katkı sağlamaya çalıştı, Batı ile olan ilişkilerde arabuluculuk yaptı. Kaldı ki Körfez ülkelerinde yatırım yapan ve çalışan bir milyondan fazla İranlı bulunmakta.
Aslen İranlı bir akademisyen olan Veli Nasr, son kitabı İran Stratejisi’nde ve savaş sürecindeki makalelerinde bize farklı bir İran düşünce yapısı sunuyor. Buna göre, İran’ın yayılmacılığı coğrafi konum, tarih ve kapasite nedeniyle meşru görülüyor. Ancak bu durum artık korunma için bir zorunluluk haline gelmiş durumda; zira İran nükleer silaha sahip olsaydı kimse ona saldırmaya cüret edemezdi, nitekim Pakistan’ın nükleer modeli bunun bir kanıtıdır. Milis uzantıları politikasına gelince; bu durumun hem söz konusu uzantılara hem de İran’a maliyetli olduğu doğru, fakat aynı zamanda nükleer silahın yokluğunda balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla birlikte bir korunma, nüfuz ve zarar verme aracıdır. Nasr’a göre İran’ın savunma mekanizmalarından biri de İsrail’i taciz etmek ve ABD’yi rahatsız etmek adına istikrarlı Körfez ülkelerini huzursuz etmektir; böylece bu ülkeleri, kendilerine karşı savaş açmaması için ABD nezdinde girişimde bulunmaya zorlamaktadır.
Şimdi tüm bu enkazı bir kenara bırakalım ve son savaşlarda ortaya çıktığı şekliyle İran’ın Araplarla olan meselesi üzerine düşünmeye odaklanalım. Neden kendimizi, aklımızı, İran ve uluslararası dünya hakkındaki bilgilerimizi yanıltıyoruz? Nitekim İran’ın bizim topraklarımızda var ettiği milisler bile muazzam baskılara maruz kalıyor; zayıflayabilir ya da yok olabilirler, bunların en önemlisi olan Hizbullah ise Lübnan devletinin harabiyeti pahasına İsrail’in ağır baskısı altında kalmaya devam ediyor. Ancak bir devlet ve rejim olarak İran yanı başımızda kalıcıdır. Madem ABD Tahran’daki rejimi devirmeyi başaramadı, o halde neden yeniden bir entegrasyon veya çevreleme politikasına dönmeyi düşünmesin? Peki biz Araplar, geçmiş on yıllarda sızmayı ve şantajı kanıksayan bu İran sorununa karşı ortak bir yaklaşım etrafında birleşebilir miyiz? İranlılar bizden ilişkilerde ikili bir model görmeye alıştı ki bu modelin faydasızlığı kanıtlanmıştır. İran’ın son savaşlarda tüm Körfez ülkelerini, İsrail’i vurduğundan çok daha şiddetli bir şekilde bombaladığını unutmak kolay değil; üstelik bombalanan bu ülkeler arasında, İran ile iyi ilişkilere sahip olduğunu düşünenler de vardı.
Diğer yaklaşım savaş anlamına gelmediği gibi, cesaret de bilgelikle çelişmez; her birinin kendine has zamanı ve koşulları vardır. İki tarafın da kazanacağı bir teklif üzerinden İran ile ortak bir noktada buluşmak mümkün olamaz mı? Zira mesele ideolojik değilse -ki ideolojikse bu tam bir felakettir- etrafına istikrarsızlık yaymaktan İran’ın kazancı ne olabilir?
Şüphesiz aramızda çok sayıda kişi aynı şekilde düşündü. Ancak herkes için yıkımdan başka ne işe yaradığını bilmediğim bu İran zorbalığı deneyimlerinden sonra, bunları tekrar tekrar dile getirmekte hiçbir sakınca yok.