Son günlerde, aşırı sağcı İsrail kanadından çarpıcı açıklamalar geldi. Bu açıklamaların İsrailli olmayan biri tarafından yapılmış olması durumunda, terazinin dengesinin bozulacağına ve felaketler, yok olma ve vahim sonuçlarla ilgili tehditlerin havada uçacağına kesinlikle inanıyorum! Ancak anlaşılan o ki başkaları için mubah olmayan şey Binyamin Netanyahu, Israel Katz, Itamar Ben-Gvir, Bezalel Smotrich ve benzerleri için mubah! Bu insanlar yanılmaz, hata yapmazlar, sorgulanamazlar ve niyetleri eleştirilemez.
Bu arada, İsrail'in güney Lübnan'daki ölümcül saldırganlığının anlamı ve bunun Washington ile Tel Aviv arasında gerçek bir soğukluğu mu yansıttığı, yoksa İsrail’in sağcı liderliğinin Amerikan-İran anlaşmasını tek taraflı olarak sabote etmeyi mi seçtiği konusunda sorular artıyor.
Aslında, mevcut İsrail hükümetinin barışa yönelik ciddi bir adım atmayı reddetmesine şaşırmak artık mantıklı değil. Zira o, Arap halkının, özellikle de Filistin halkının varlığına inanmayan aşırılıkçıların toplandığı bir hükümetten başka bir şey değil. Onlara göre böyle bir halk varsa bile, toprakları üzerinde hakkı yok. Dahası, Likud hükümetinin şu anda bölgesel olarak müzakereler yürüttüğü taraflar bile, gelecekteki savaşları bekleyen geçici bir moladan ibaret. Bu, İsrail'in Filistin, Lübnan ve Suriye'de işgal ettiği topraklardaki hakimiyetini pekiştirmesi, Mısır ve Türkiye'ye ve belki de daha sonra Pakistan'a (muhtemelen Hindistan'ın desteğiyle) yayılması için gerekli.
Son günlerde, Lübnan topraklarına yönelik saldırıların durdurulmasını beklerken ve Beyrut’taki yönetimin Amerikalı arabulucudan çatışmaları durdurmasını bile talep edememesinin ortasında, Lübnan ve bölgeyle ilgili İsrail pragmatizminin bazı örneklerini duyduk. İşte bazıları:
Binyamin Netanyahu, Likud'un imkânsız bir barışa ilişkin pozisyonunu yeniden teyit ederek bize şu sözleri hediye etti: “İsrail halkı İsrail'e döndü. İsrail halkı sonsuza dek burada kalacak. Sebebi de burasının bizim toprağımız olması. Burası bize ait. Geri döndük, geldiğimiz yere ve atalarımızın yürüdüğü yola geri döndük!” Bu arada, kendisi Polonya kökenli bir ailenin oğlu!
Lübnan'da şu anda işlenen suçlarla ilgili olarak, Netanyahu'nun Savaş Bakanı Israel Katz şunları söyledi: “Lübnan köylerinden oluşan tüm ön cephe hattı yıkıldı. Tüm binaları yıkıyoruz ve yerinden edilmiş, tahmini 200 bin kişi olan sakinlerin bu binaların yeniden ayağa kalktığını görmelerine izin verilmeyecek.”
Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar daha diplomatik bir dille şunları söyledi: “Birçok Batılı medya kurumu İsrail'i sömürgeci bir proje olarak gösteriyor, sanki biz yerli halk değilmişiz gibi... Biz 3000 yıldan fazla süredir burada yaşayan ve bu varlığı kesintisiz olarak sürdüren bir halkız.” Açıklığa kavuşturmak gerekirse, Sayın Bakanın babası Ukrayna-Moldova kökenlidir. Babası 1960'larda Arjantin üzerinden Filistin'e göç etmiş, annesi ise günümüzde Özbekistan sınırları içinde olan Buhara’dan bir Yahudidir. Ancak yukarıdaki açıklamaların hepsi, yanlışları ve kabadayılığıyla birlikte, iki aşırı sağcı bakanın, Bezalel Smotrich ve Itamar Ben-Gvir'in katkılarıyla kıyaslandığında sönük kalıyorlar.
Gazze konusunda, Maliye Bakanı (?) Smotrich birkaç gün önce “Gazze Şeridi'nin yüzde 60-70'ini kontrol altına aldıklarını, tüm altyapısının yok edildiğini, Gazze'nin harap bir şekilde bırakılacağını ve sakinlerinin önümüzdeki on yıllar boyunca Gazze’de içinde yaşayacakları hiçbir şey kalmayacağı için göç etmek zorunda kalacaklarını” gururla belirtti!
Lübnan'a gelince, Ben-Gvir, kendine özgü kibriyle şöyle tehdit etti: “İsrailli bir annenin döktüğü her gözyaşı için binlerce Lübnanlı anne ağlayacak. Tüm Lübnan yanacak. İsrail, dünyaya kesin bir dille şunu ilan etmelidir: Çocuklarımızın kanı ve vatandaşlarımızın güvenliği boşa gitmeyecektir. Tüm Lübnan yakılacak. En büyük görevimiz İsrail vatandaşlarını ve ordusunun askerlerini korumaktır ve bu yükümlülük diğer tüm hususların üstündedir.”
Bu tür bir arada yaşama ve iyi komşuluk ifadeleri (elbette Likud tarzında) göz önüne alındığında, bu zihniyetler ve dışlayıcı siyasi kültürle barış olasılıkları hakkında mantıklı bir tartışmaya artık yer kalmadığına inanıyorum!
Elbette, bu yıkıcı kibri kontrol altına almakta hem bölgesel hem de uluslararası bir çıkar bulunuyor. Burada, sadece Hürmüz Boğazı ve Körfez bölgesindeki devam eden belirsizliğin ekonomik, siyasi ve askeri sonuçlarından bahsetmiyorum, aynı zamanda İran'la savaşın ön plana çıkmasından sonra şimdiye kadar geri plana atılan iki son derece önemli konuyu da gündeme getiriyorum.
İlk konu, Trump yönetiminin tehlikelerini kavramaya başladığını umduğum ve İsrail'in Washington'u ve dünyayı kendi savaşlarına sürüklemesini önlemekle bağlantılı bir konudur. Burada, Netanyahu'nun Suriye'den sonra Mısır ve Türkiye’ye karşı gelecekteki bir savaş hakkındaki kendi sözlerini aktarıyorum. Eğer benimsenen gerekçe Şii İslam'dan sonra Sünni İslam'ı da zayıflatmak ise, o zaman kendimizi iki küresel cepheye hazırlamalıyız: Türkiye-Hristiyan Batı cephesi ve Doğu İslam-Hindu Hindistan cephesi.
İkinci konu ise, İsrail'in siyasi, medyatik, teknolojik ve finansal lobileriyle birlikte dünyanın kaderini kontrol etme ve ardından itiraz eden herkese “antisemitizm” suçlamasıyla şantaj yaparak nihayetinde boyun eğdirme ve kontrol altına alma gücü üzerindeki tekelidir.