Cemal el-Keşki
TT

Silahların susturulması ve ertesi günün gereklilikleri

Bir arabulucu ve iki taraf, 21. yüzyılın en tehlikeli savaşlarından birinde silahları susturdu. Paris'teki tarihi Versay Sarayı, ABD Başkanı Donald Trump ile İran arasında Mutabakat Zaptı'nın imzalanmasına tanık oldu. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan mutabakatıTahran'da imzalarken, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif de garantör olarak İslamabad'da imzaladı. Ancak herkes tedirginliğini koruyor ve bölge ülkeleri haritalar oyununu yakından takip ediyor.

Bu savaşta tehlikenin çeşitli yüzleri var; boğazların ve deniz koridorlarının kapatılması ile başlayıp, askeri amaçlı olmayan ve transit geçişlerin özgürlüğünü garanti eden Deniz Hukuku'nun ihlaliyle devam ediyor ve dünyanın en hayati enerji arteri olan kritik Körfez bölgesinin yakınında topyekun ve felaket bir savaşın başlatılmasına kadar uzanıyor. Körfez bölgesi, onlarca yıldır ekonomik kalkınmanın modeli, modern mimari ve kültür için ilham kaynağı ve tüm devletlere açık bir bölge olmasına rağmen, uzun zamandır uyardığı, her türlü diplomatik çabayla kaçınmaya ve önlemeye çalıştığı kabul edilemez bir savaşın içinde kendisini buldu. Çin'in Suudi Arabistan ve İran arasında arabuluculuk yaptığı Pekin Anlaşması, bu hayati bölgede belki de önemli bir diplomatik dayanak noktasıydı, ancak savaş bu anlaşmanın ruhuna ağır bir darbe vurdu. Buna rağmen, Körfez ülkeleri, küresel ilişkilerin hareketli kumları ile başa çıkma konusunda farklı bir Arap vizyonu formüle etmeye hazırlık olarak, mutabakat zaptının imzalanmasını ve bombaların susturulmasını memnuniyetle karşıladı. Bunun en tehlikeli dünya savaşlarından biri olduğunu söylediğimde abartmıyorum. Zira dünyanın en küçük ve ücra köyüne kadar her ekonomiyi etkiledi. Bu savaş, ticareti, mal akışını ve tedarik zincirlerinin özgürlüğünü düzenleyen uluslararası hukuku alt üst etti ve mevcut uluslararası düzenin kırılganlığını ortaya koydu.

Bunu abartmak için söylemiyorum. Herkes bundan derin dersler çıkardı ve bu nedenle Washington ile Tahran arasında, arabulucular eşliğinde İsviçre'de mutabakat zaptının imzalanmasını, nükleer dosya, kitle imha silahlarının yayılması, Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğü ve devletlerin egemenliğine saygı ilkesinin pekiştirilmesi gibi kritik konulara temel çözümler bulmak amacıyla, müzakerelerin başlamasını memnuniyetle karşıladılar.

Şüphesiz ki, bu savaşın verdiği en önemli ders, Arap bölgesi ülkelerinin kendi güçleri, kapasiteleri ve güvenlikleri konusunda benimsemeleri gereken derin bakış açısıdır. İlk olarak yapılması gereken, enerji, seyrüsefer ve ticareti tehdit eden saldırganları ve yayılmacıları caydırabilecek savunma araçlarına sahip olmaktır. Buna komşu bölgesel aktörlerle ilişkileri yönetmek ve bu tür ihlalleri tekrarlamalarını önlemek için esnek bir diplomatik yaklaşım eşlik etmelidir. Bu anlamsız savaş, Arap devletlerinin bölgesel ve uluslararası kutuplaşmadan bağımsız, kendi çıkarlarını koruyan bir caydırıcılık ve koordinasyon sistemi kurma yeteneği ve kolektif Arap güvenliği sorusunu yeniden gündeme getirdi. Bu durum, çeşitli komşu devletlerin Arap bölgesinde (Yemen, Lübnan, Irak, Filistin, Suriye, Libya ve Sudan'da) milis gruplar ve silahlı vekil güçler kurması sebebiyle meselenin artık bir sır olmadığını ortaya koydu. Daha da kötüsü, bu aktörler Arap ulus-devletinin gücünü parçalama ve Arap bölgesini zayıflatıp kaynaklarını tüketmede önemli bir rol oynadılar.

Elbette, İsrail faktörü de göz ardı edilemez. Mutabakat zaptına karşı tek başına durdu, yeni bir savaş öngördü, Gazze, Lübnan ve Suriye'deki çatışmaları durdurmayı reddetti ve yakın gelecekteki olası çatışmalar listesine Türkiye'yi de ekledi.

Bu nedenle, ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance'in İsrail'in pozisyonunu panik halinde olarak tanımlaması gerçeğe çok yakındı. Zira savaşın mevcut sonuçları ile bitmesi, bölgenin kırılganlıklarını ortaya çıkardı ve Arap devletlerinin, sağlam bir savunma sistemi ve rasyonel diplomatik açılım içinde güvenlik, ekonomik ve sosyal iş birliğine dayalı farklı bir sözleşmeye ihtiyaç duyduğunu gösterdi. Bu sözleşme, bu devletlerin, ister bir tarafa sadık milislerin kurulması yoluyla, isterse de topraklarını gerekçeleri ne olursa olsun savaşlar başlatmak için rampa olarak kullanmak yoluyla olsun, herhangi bir bölgesel gücün bölgeyi kendi vizyon ve projeleri için bir sahneye dönüştürmesine izin vermeyeceklerini teyit edecektir.

Arap devletleri hayati çıkarlarını savunmalı ve tüm bölgesel ve uluslararası taraflara “ders bitti” şeklinde net bir mesaj göndermeli.

 İran nükleer programı ve aynı şekilde İsrail nükleer programı, bölge halkları ve dünya için en tehlikeli konulardan biri olmaya devam ediyor. Yapılması gereken Ortadoğu'yu tüm kitle imha silahlarından arındırmak için çaba göstermek ve bunun yanı sıra, Filistin sorununa adil ve kalıcı bir çözüm bulmaktır; bu çözüm, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını ve Filistinlilerin milislerden ve bölgesel güçlerin manipülasyonundan uzakta kapsamlı bir ulusal çerçeve içinde birleşmesini sağlamalıdır.

 Belki de Arap devletleri, İsviçre'deki ABD-İran müzakerelerine paralel olarak, daha bütüncül bir Arap vizyonu oluşturmak için birlikte hareket ediyorlar. Zira bölgeyi ve kaynaklarını ancak kendi halkı koruyabilir. Bu savaş, tüm tarafların bölgenin kaderine veya halkının çıkarlarına gerçek bir önem vermeden kendisini kasıtlı olarak başlattığını ve neredeyse tüm dünyayı çöküşün eşiğine getirdiğini ortaya koydu. Bu nedenle, savaşın ve silahların susturulmasının ardından ertesi gün, bizi farklı bir yöne doğru hareket etmeye zorluyor. Bu çatışma turunun sona ermesini memnuniyetle karşılayan büyük, etkili ve sorumlu Arap devletlerinin, bölgede güvenlik, istikrar ve kalkınma için yeni bir felsefe formüle etmeyi düşünmeye başladıklarına inanıyorum. Zira savaşlar anlaşmaların imzalanmasıyla sona erer, ancak gerçek barış, bölge ülkeleri güvenliklerinin ve çıkarlarının ancak kendi halkları tarafından korunabileceğini anladıklarında başlar.