Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Kaçınılmaz hakimiyet

Elli yılı aşkın süredir Lübnanlı politikacılar, ulusal meselelerde ancak diğerlerinin kendisine kaçınılmaz olarak boyun eğdiği bir tarafın hakimiyetiyle anlaşmaya varmaya alışmışlardır. Bu durum, güney Lübnan'da bir cephe kuran ve iki İsrail işgaline (1978 ve 1982) yol açan Filistinliler meselesinde de yaşandı. Filistinliler nasıl Lübnan içinde güvenebilecekleri destekçiler buldularsa, Filistinlileri kontrol altına almak ve iç savaşı bitirmek için Lübnan'a giren Suriyeliler de Lübnan içinde kendilerine destekçiler buldular ve 30 yıl boyunca orada kaldılar. Hakimiyetleri 2005 yılında sona erdiğinde ya da sona ermiş gibi olduğunda ise yerlerini İran destekli ve Lübnan içinde de güçlü bir desteğe sahip olan Hizbullah aldı; bu hakimiyet de 2024 yılına kadar devam etti.

Bu hakimiyet dönemlerinde resmi Lübnan hükümeti, deyim yerindeyse varlığını sürdürdü ancak fiilen güçsüzdü. Ordu ve güvenlik güçleri deyim yerindeyse, güç dengesini ve uzlaşıyı sağlamak için baskın fraksiyonla koordineli çalışıyordu. Cumhurbaşkanı tarafından sembolize edilen siyasi otoriteyi dizginlemek için dört genelkurmay başkanı art arda başkan seçildi. Anayasa, cumhurbaşkanının silahlı kuvvetlerin başkomutanı olduğunu öngörüyor.

Baskın gruplar arasında, İsraillilerin başlattığı 1982'deki kısa çatışma dışında, İsrail ile büyük bir çatışmaya girmeyen tek grup Suriyelilerdi. Bu nedenle, Suriyelilerin Lübnan'daki direncinin sırrı, güney Lübnan dışında kalmalarında, bu kapsamda varlıklarının sınırının sadece Sayda şehrine kadar uzanmasında yatıyordu. Filistinliler ve Hizbullah ise güneyde askeri bir varlık kurdular ve oradan İsrail'e karşı savaştılar. Hatta bugün bile Hizbullah varlığını hâlâ güneyde olduğunu ve güneyden İsrail'e karşı direndiğini iddia ederek haklı çıkarıyor. Ancak her halükârda, güneyde silahlı bir varlığı haklı çıkarmak için Lübnan’ın iç kesimlerinin bir kısmını ve en önemlisi de siyasi ve askeri liderliği kontrol etmek şarttı. Bu nedenle, Suriye döneminde ve mevcut Hizbullah dönemi boyunca, her iki grup da kabine ve parlamentoda önemli bir ağırlığa sahipti ve cumhurbaşkanı seçimi de dahil olmak üzere bütün seçimlerde son söz onlarındı.

1980'lerin sonlarından itibaren, güneyde Suriye güçlerinin bulunmamasına rağmen, İsrail ile yaşanan herhangi bir kriz üç taraf arasında müzakere edildi veya görüşüldü: Suriye + silahlı Hizbullah (veya Meclis Başkanı Nebih Berri) + Lübnan devleti. Suriye güçleri 2005'te çekildiğinde, müzakereler Şii taraflar ve ardından gelen resmi makamlar şeklinde ikili bir hal aldı. İmzaları atanlar yetkililerdi, ancak dolaylı olarak müzakereleri yürütenler ve kararları verenler Meclis Başkanı Berri ve Hizbullah'tı. İsrail ile deniz sınırı müzakerelerinde bile, Amerikan arabulucu İsrailli yetkililerle, Lübnan tarafında ise Hizbullah'tan aldığı yetki bugüne kadar olduğu gibi kalan Meclis Başkanı Berri ile görüşmek zorunda kaldı.

Joseph Avn'ın cumhurbaşkanı ve Nevvaf Selam'ın başbakan seçilmesinden bu yana, en azından resmi Lübnan siyasi sahnesinde belirleyici bir değişim yaşandı. Baskın gruplar hem parlamentoda hem de hükümette çoğunluklarını kaybetti. Genelkurmay başkanı adet olduğu üzere cumhurbaşkanı seçilmiş olsa da cumhurbaşkanlığı seçiminde öne çıkanlar çoğunlukla Hristiyan ve Sünni gruplar oldu; Şii milletvekilleri ise buna en son katılanlar arasındaydı.

Değişim dikkat çekiciydi. Ancak, Hizbullah silahını koruduğu müddetçe, üç önemli hadise yaşanmasaydı, bu değişimin güç dengesi üzerindeki etkisi bu kadar ani olmazdı. Söz konusu hadiselerden ilki; Esed rejiminin devrilmesi ve İran güçlerinin Suriye'den çekilmesidir. İkincisi, Hizbullah'ın iki destek savaşıyla (birincisi Hamas'ı desteklemek, ikincisi ise Hamaney'in intikamını almak için) hızla İsrail ile çatışması, bunun sonucunda önemli ölçüde zayıflaması, liderlerinin öldürülmesi ve tedarik hatlarının kesilmesidir. Üçüncü hadise ise İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki geniş alanları işgal etmesi ve bunun Hizbullah'ı geri çekilmeye zorlaması, direnmeye devam etse de yoğun İsrail saldırılarının ağırlığı altında güneyden kaçan yerinden edilmiş insanların varlığının kendisine baskı yapmasıdır.

Bir yıldan fazla bir süre boyunca Cumhurbaşkanı Avn ile Meclis Başkanı Berri arasındaki ilişkiler mükemmel olmayı sürdürdü. Önceliğin, Hizbullah ve silahına karşı (elbette Cumhurbaşkanı Avn'ın onayıyla) çeşitli kararlar alan Nevvaf Selam ve hükümetine baskı uygulamak olduğu görülüyordu. Ancak, İsrail'in Lübnan topraklarına yönelik acımasız savaşı yeni bir gerçekliği ve yeni politikaları dayattı. ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin ısrarı üzerine Cumhurbaşkanı Avn, Washington'da İsrail ile doğrudan müzakereler yürütüleceğini duyurdu. Şiiler ilk kez müzakerelere katılmadılar ve Meclis Başkanı Berri, Şiilerin doğrudan müzakerelere karşı oldukları, savaşı sona erdirmek ve İsrail'in Güney Lübnan'dan çekilmesini sağlamak için ABD ile yaptığı müzakerelerde İran'a güvendikleri için müzakereler konusunda kendilerine danışılmadığını belirtti. Bu elbette bir yanılsama, çünkü başlangıçta İran'ın rolünü kabul ediyor gibi görünen Trump, İsrail'in baskısına hızla boyun eğdi ve beşinci tur görüşmelerde Lübnanlı yetkililer ve İsrail ile siyasi boyutları olan karmaşık, kademeli bir geri çekilme konusunda anlaşmaya vardı.

17 Mayıs 1983'te Lübnan ve İsrail arasında Suriye tarafından engellenen anlaşma ve ardından silahlı Şiilerin diğer tüm anlaşmaları başarısızlığa uğratma görevini üstlenmesinden bu yana, bu yeni bir tür anlaşma. Güçlü Amerikan katılımı ve Arap ve uluslararası aktörlerin desteğiyle tamamen Lübnanlı yetkililer tarafından yürütülüyor. Peki bu yeni anlaşma hem ülke içinden hem de İran'dan gelen şiddetli Şii muhalefetine rağmen başarılı olacak mı? Her iki durumda da maliyet çok büyük: Eğer İsrail ve Hizbullah uzlaşmazlıkları sebebiyle, her biri kendi yöntemleriyle, bu girişimi başarısızlığa uğratırlarsa, rejim zayıflayacak, kaos hâkim olacaktır ve yaşı büyük olanlar Cumhurbaşkanı Emin Cemayel dönemini hatırlıyorlardır.