Nasif Hitti
TT

Ortadoğu: Savaşlar mı yoksa çözümlerin başlangıcı mı?

ABD-İran mutabakat zaptı ve Washington ile Tahran arasında müzakereler için uygun koşullar yaratmak amacıyla belirlenen 60 günlük geçiş dönemi ciddi bir tehlike altında görünüyor. Bazıları, Körfez cephesindeki askeri gerilim ve iki taraf arasında giderek sertleşen söylemlerin gölgesinde, bu anlaşmanın ölümcül bir darbe aldığını düşünüyor. Birçok Pakistanlı ve Amerikalı kaynak, İran içinde, politikaları pragmatizmle karakterize edilen “sivil” üçlü (cumhurbaşkanı, meclis başkanı ve özellikle de dışişleri bakanı) ile bu kaynaklara göre sahada gerçek gücü elinde bulunduran ve pozisyonlarında uzlaşmaz olan radikal Devrim Muhafızları arasında bir bölünme olduğuna işaret ediyor.

Bugün şahit olduğumuz her şey – Washington'un başlattığı coğrafi olarak tansiyonu yükseltme ve ateş gücündeki artış ile İran'ın Körfez ülkelerini hedef alan yanıtı- İran'ın gerilimi yükselten tehdit mesajları gibidir ve bunlar, “savaşın ertesi günü” İran'ın Arap Körfez ülkeleriyle ilişkileri için daha da olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Bütün göstergeler, belki de karşılıklı caydırıcılık mesajları göndermeyi amaçlayan, ancak açık ve oldukça muhtemel bir kaymayı temsil eden gerilimi artırma anıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bu konuda tamamen emin olmak mümkün olmasa da kapsamını, doğrudan etkilerini ve yaşanması durumunda bölge üzerindeki sonraki etkilerini kimsenin tahmin edemeyeceği açık bir savaşa doğru bir kayma söz konusu. Bu bağlamda, Ortadoğu, çok sayıda açık risk ve çeşitli senaryolarla dolu bir yol ayrımında bulunuyor. Önümüzdeki günler, bölgenin nereye doğru gittiğini bize gösterecektir.

Aynı bağlamda, Körfez'den Akdeniz'e kadar uzanan krizler ve savaşlar arasında, Lübnan'daki savaşı sona erdirmek için üçlü bir Amerikan-İran-Lübnan komitesi kurma fikri veya önerisi ilgi görmedi. Bu durum, birçok kişi için şaşırtıcı değildi; zira bu, Washington'un bakış açısına göre İran'ın Lübnan-İsrail dosyasını (savaş, ateşkes ve uzlaşı) yönetmede “ortak” rolünü “resmi” ve pratik olarak pekiştirecekti. Washington ise bunu bir noktada “sözlü olarak” kabul etmiş olsa bile, reddediyor. Washington, Lübnan-İsrail müzakerelerini shimaye ve ev sahipliği yapmaya başladı, Bazıları bu müzakerelerin formüle edilmesinin, bölgedeki çatışma süreçlerini fiilen birbirinden ayırmak anlamına geldiğini belirtiyor. Hem cumhurbaşkanı hem de hükümet olarak Lübnan yönetimi, müzakerelerin taşıdığı zorlukların ve meydan okumaların farkında olsa da bu son noktaya kesin ve net bir şekilde sıkı sıkı tutunuyor. Buna sıkıca tutunuyor çünkü savaş ve barış kararı ile silahın devletin elinde toplanması, temel ve mutlak egemenlik sorumlulukları arasında yer almalıdır ve bu, “yeniden devlet olmanın” ön koşulu olarak ulaşmak istediği bir hedeftir. Mevcut koşullar, özellikle de İran ile ideolojik veya siyasi olarak ittifak halinde olan güçlerin iç muhalefeti göz önüne alındığında, bu kesinlikle kolay değil. Muhalefet çeşitli başlıklar taşıyor, ancak amacı açık; mevcut “yol birliğini” korumak ve önceki güç dengesine dönerek bazı küçük ayarlamalarla da olsa onu sağlamlaştırmak. Bir diğer muhalefet ise daha çeşitli ve siyasi otoritenin müzakerelere katılmasına mutlak şekilde karşı çıkmıyor, ancak müzakerelerin öncülleri, kuralları ve gidişatı konusunda çeşitli derecelerde çekinceleri veya eleştirileri bulunuyor. Hatta bazılarının bu konuda önerileri de oldu. Bu konular, pozisyonuna bakılmaksızın herkesin katıldığı ciddi ve gerekli bir iç diyalog yoluyla ele alınabilir. Bu diyalog, müzakerelere eşlik etmeli ve Lübnan'ın pozisyonunu destekleyen, müzakere sürecinin yol haritasının ve yol gösterici ilkelerinin formüle edilmesine katkıda bulunan pratik öneriler sunmalı.

Müzakereler birçok zorlukla karşı karşıya ve bunların en önemlisi ve şüphesiz en tehlikelisi, lehine olan mevcut güç dengesinden yararlanarak çeşitli bahaneler ve gerekçeler altında işgali pekiştirmeyi ve kontrolünü sağlamlaştırmayı amaçlayan İsrail politikasıdır. Bu konuda İsrail'e baskı uygulamada Amerikan rolü hayati önem taşıyor. Birçok kişi, Washington'un bilinen politikalarını değiştirmeye ve müzakere sürecini kolaylaştırmak için İsrail'e gerekli baskıyı uygulamaya hazır olup olmadığını sorguluyor. Bu, net bir şekilde cevaplanması kolay olmayan bir soru.

Lübnan'ın bakış açısından bu sürecin birincil ve temel amacı, işgale son vermek ve Lübnan ordusunun Litani Nehri'nin güneyinden uluslararası toplum tarafından tanınmış Lübnan sınırına kadar uzanan bölge üzerinde tam kontrolünü sağlamak ve bazı ihtilaflı noktaları çözerek bu sınırı sağlamlaştırmaktır. Bu süreç, sayısız zorluk ve engelle karşı karşıya ve şüphesiz ki, daha önce de belirttiğimiz gibi, Körfez'deki ve bölgedeki çok yönlü ve çok taraflı çatışmadan etkileniyor. Ancak bu süreç, özellikle de belirttiğimiz gibi, ulusal iç diyalogla –sloganların değil, fikirlerin diyaloğuyla- desteklenirse, toprakların özgürleştirilmesi ve etkin egemenliğin yeniden tesis edilmesi için hayati önem taşımaya devam ediyor. Bu diyalog, birçok engelle dolu bu uzun yolculukta Lübnan'ın konumunu desteklemeye ve güçlendirmeye katkıda bulunan pratik öneriler ve yaklaşımlar formüle edilmeli. Yolculuk, bahsettiğimiz hedeflere ilave olarak, Lübnan'ın modern tarihinde bildiği ve her zaman ağır bedel ödediği bir “işlevi” sona erdirmeyi de amaçlamalı; bu işlev, Gassan Tueni'nin bize hatırlattığı gibi, “başkalarının savaşlarının arenası olma işlevidir.”