Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Darmadağın olan medeniyetler: Ama nasıl?

Sağcı Almanya için Alternatif (AfD) Partisi, eski Doğu Almanya eyaletlerinden birinde seçimi kazandı. Yerel seçimlerde iktidardaki Hristiyan Demokrat Birliği'ni (CDU) yenerek ilk kez küçük bir eyalette yönetime gelebilir. Bütün Alman medya kuruluşları, hatta İngiliz ve Amerikan medyası bile bunu İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Almanya'da bir benzeri görülmemiş felaket olarak değerlendirdi. İronik bir şekilde bu aşırı sağcı parti, Sovyetler Birliği döneminde komünist Almanya'daki eski rejimin mirasıyla son derece gurur duyuyor. Bu iki şey nasıl uzlaştırılabilir: Sovyet mirasına sahip aşırı sağcı bir parti? Gençlerden ve yaşlılardan oy aldı ki bunların çoğu, haksızlıklara uğradıklarını ve iki büyük parti olan CDU ve SPD tarafından ayrımcılığa uğradıklarını hissettiklerini söylüyorlar.

Ama benim vurgulamak istediğim nokta bu değil. Dikkat çekilmesi gereken nokta, Alman ve genel olarak Batı medyasını saran korkudur; bazı medya kuruluşları Alman “medeniyeti”; evet, Alman medeniyeti darmadağın oldu dedi. Almanya bir medeniyet midir? Eğer öyleyse, yerel bir seçim kaybetmekle dağılır mı? Bu olay medeniyetin kendisiyle mi ilgili, yoksa Fransa ve İskandinav ülkelerinde sağcı dalganın ilerlemeye devam ettiği göz önüne alındığında, hükümet politikalarıyla mı ilgili? İronik olan ikinci veya üçüncü husus, halen iktidarda olan merkezci hükümetler başka bir korkuyla meşgulken; Putin ve Rusya Federasyonu’ndan korkarken, yükselen sağdan gençler Rusya'dan korkulacak bir şey olmadığını düşünüyor. Dahası, “burjuva” hükümetler Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'den ziyade, ABD'nin onları terk edip kademeli olarak geri çekilmesinden, Avrupa sağı gibi Rusya'yı yatıştırma ve onunla daha iyi bir gelecek hayal etme eğiliminden endişe duyuyorlar.

19. yüzyılda, Anglo-Saksonlar ve Almanlar arasında “bilim” olarak adlandırılabilecek dallar konusunda tabiri caizse, bilimsel bir çatışma patlak verdi. İngilizler ve Amerikalılar “deneysel” olanların “bilim” adını hak ettiğine ve tarih, felsefe ve sosyolojinin “deneysel olmadıkları” için “bilim” olmadığına inanırken; Almanlar, önde oldukları beşerî bilimlerin, deneysel, ampirik ve matematiksel bilimlerin doğruluğundan ve titizliğinden yoksun olsalar bile, “insani bilimler” adını hak ettiğinde ısrar ettiler. Sonuç olarak, “insani bilimler” terimi, sosyolojik istatistik, psikanaliz ve klinik uygulamaya birçok deneysel ve ampirik unsurun dahil edilmesinden sonra galip geldi. Bu arada felsefe matematikle iç içe geçti, tarih veya “tarih bilimi” ise olduğu gibi kaldı. Alman bakış açısına daha yakın olan büyük tarihçi Arnold Toynbee, filolojinin tarihi bir bilime, tarihçiliği ise bilimsel bir araştırma yöntemine dönüştürdüğü görüşündedir.

Almanların beşerî bilimler veya medeni insani bilimlerdeki olağanüstü başarıları, ülkeyi birleştirmek için çeşitli savaşlara girişen, ardından da ABD'yi Avrupa'ya getiren ve bugün hâlâ orada kalmasını sağlayan Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını başlatan Alman devletinin hırsları karşısında ayakta kalamadı.

Alman düşünür ve “Batı'nın Çöküşü” kitabının yazarı Oswald Spengler, vahşetini ortaya koyan “beşerî bilimleri”, Almanya'nın ve aslında bütün Batı'nın çöküşündeki faktörlerden biri saydı. Sıklıkla “medeniyetin dağılışı” terimini kullandı ve şiddetin, altyapısını yok ederek bir medeniyeti yıktığını savundu. Ve bunu tereddüt etmeden yapan insanın kendisidir. Ama herhangi bir insan değil; daha ziyade devletin insanıdır. Tek bir halk, ne kadar çok parlak zekaya sahip olursa olsun, bir medeniyet yaratamaz. Ancak, sorumlulukları farklı olsa bile, birkaç devlet savaşmak için birleştiğinde, ulus ve devlet haline gelen bu insanları birleştiren şiddetsiz “medeniyet” darmadağın olur.

Batı medeniyeti birçok kriz ve savaştan geçti; ancak bunların çoğunun patlak vermesine katkıda bulunan Almanya, dehşetleri hakkında en derin ve kapsamlı şekilde bilgi sahibi olan ülke olmaya devam etti. Fransızlar ise komşu oldukları ve savaşlarından en çok zarar gördükleri için uzun süre Alman birleşmesine ve bir Alman ordusunun varlığına karşı çıkmışlardır. Şimdi ise Rus tehdidi ve ABD'nin NATO'yu ihmal etmesi veya geri çekilmesi durumunda NATO'nun olası çöküşü gerekçesiyle, Almanya'nın yeniden silahlanmasından ve asker sayısını artırmasından korkuyorlar.

Şimdi endişe ve medeniyetin dağılması korkusunun hâkim olduğu Almanya ve Fransa, sınırları içinde yükselen sağ kanat tarafından en çok tehdit edilen ülkelerdir. Yine de son yirmi yılda Batı'nın çöküşü ve medeniyetin dağılması hakkında en çok yazanlar Fransızlar oldu. Elbette, Fransızların Almanya'nın yeniden güçlenmesinden duyduğu korkuya rağmen, her iki ülkenin liderlerinin de sağ kanadın kötülüklerini dizginlemek için iş birliği yapmakta acele etmeleri bekleniyor.

Üç yıl önce bu dünyadan ayrılan Amerikalı filozof Alasdair MacIntyre, “Erdemden Sonra: Ahlak Teorisi Üzerine Bir Deneme” adlı kitabında Aristoteles'in “birlikte yaşamanın” uluslar arasında barışın en büyük faktörü olduğu iddiasını yeniden keşfetti. MacIntyre buna ikna olmuştu. Ancak, bu teori, Yunan ve Pers savaşlarında olduğu gibi eski zamanlarda da Almanya ve Fransa arasındaki savaşlarda olduğu gibi modern zamanlarda da doğru çıkmamıştır. Orta Çağ tarihçisi Johan Huizinga'nın dediği gibi, “Doğrudur, uluslar medeniyeti inşa ederler, ancak devletler onları yok eder!”

Son olarak, yine ironik bir şekilde, yükselen Avrupa sağcılığı savaşa karşı ve emperyalist eğilimli devletleri savaşları kışkırtmakla suçluyor!