Yemen’deki son saha gelişmeleri, tehlikesini küçümsemenin mümkün olamayacağı kadar büyük. İran, vekil gücü durumundaki Husi milisleri aracılığıyla Kızıldeniz’in güneyindeki Muha Limanı’nı ve Yemen adalarını ele geçirerek hayati önemdeki Babu’l Mendeb Boğazı’nda bir uzantı elde etti.
Husilerin saldırı öncesindeki agresif askeri faaliyetleri üç ihtimalden birine işaret ediyordu: Ya kuzeyde Yemen’e komşu Suudi bölgelerini, ya Yemen’in Marib vilayetindeki petrol sahalarını ya da Muha Limanı’nı hedef alıp oradan uluslararası seyrüseferi tehdit etmek.
Son günlerdeki çatışmalar, Muha Limanı’nın, Babu’l Mendeb Boğazı’nın girişindeki Perim Adası’nın ve Haniş ile Zukar adalarının ele geçirilmesiyle sonuçlandı. Bu durum, söz konusu harekâtın İran’ın Körfez sularındaki faaliyetlerini tamamlayıcı bir hamle olduğunu teyit etti. İran artık hem Hürmüz hem de Babu’l Mendeb boğazları üzerinden petrol taşımacılığını durdurabilecek bir konuma geldi. İronik biçimde bu zamanlama, ABD ara seçimleri öncesindeki kritik haftalara denk gelmekte. Tabii İranlıların Başkan Trump yönetimiyle müzakereleri kendi taleplerini güçlendirecek koşullarda yeniden başlatma arzusu varsa…
Meselenin, Yemen’in sınırlarını aşan ve bölgesel güvenliği doğrudan ilgilendiren boyutları bulunuyor. Husilerin eline geçen liman ve adalar; hem deniz trafiğini tehdit etmelerine hem de Somali’de İran ile ittifak halindeki terör milisleriyle iş birliği yapmalarına imkân tanıyor.
Yemen savaşının kendi dinamikleri açısından bakıldığında, Husi hareketinin büyük kazançlar elde ettiği aşikâr; öyle ki Muha’ya kadar olan bölgeleri ele geçirerek cephe hattını kendi aleyhine genişletti. Bu geniş alan, Husilerin 2018’deki yenilgilerinden bu yana ilk kez açılan çok sayıda cepheyi savunma çabalarına ilave olarak, muhtemelen daha fazla çatışmaya yol açacak.
Gerçek şu ki, bu hafta yaşananlar yaklaşık on yıl önce gerçekleşen olayları andırıyor. Husi silahlı unsurları o dönemde de yine Muha Limanı’na ulaşmış, hatta bunu da aşarak Yemen’in güneybatısındaki son nokta olan Zubab’a kadar ilerlemişlerdi. Burası, Cibuti’den deniz yoluyla sadece otuz kilometre uzaklıkta yer alan, Asya’yı Afrika’dan ayıran en dar nokta.
Milislerin kontrolü altında geçen yaklaşık üç yılın ardından koalisyon güçleri, Husileri mağlup etmeyi başarmış; Muha, Zubab ile Perim ve Zukar da dahil olmak üzere adaları özgürleştirmişti.
Yemen hükümet güçleri günümüzde muhtelif milli unsurlarını yeniden yapılandırma ve toplama sürecinden geçiyor. Husilerin kontrolünde bulunan -ki bu bölgeler nüfus yoğunluğunun en yüksek, arazi şartlarının ise en engebeli olduğu alanlar- yerleri özgürleştirmeye çalışırken, son derece zorlu siyasi ve ekonomik koşullar altında bu görevi yürütmek oldukça çetin. Yemen’de güvenliğin tesis edilmesi, ülke sınırlarını aşarak bölgesel güvenliğe ve küresel deniz ticaretinin emniyetine hizmet etmekte. Bu durum, desteğin yalnızca Suudi Arabistan ve bölge ülkeleriyle sınırlı kalmayıp uluslararası bir boyut kazanmasını gerektiriyor.
Ortadoğu bölgesi tehlikeli bir çalkantı döneminden geçmekte olup Lübnan, Irak, Yemen, Somali ve diğer yerlerde şahit olduğumuz gerilim odakları birbiriyle bağlantılı. Bunları beşiğinde boğmak ise kolektif bir iş birliğini zorunlu kılıyor. Birçok çevre, Yemenli Husi hareketini hafife alıyor, onu askeri veya siyasi olarak kolayca dizginlenebilecek yerel bir sorun olarak görme hatasına düşüyor. Oysa gerçekte Husiler, Lübnan’daki Hizbullah’a ve Afganistan’daki Taliban’a benziyor. Bu tür silahlı grupların oluşturduğu tehdidi durdurmak ya da kuşatmak ortak bir çaba gerektirir. Nitekim Suriye’de Esed rejiminin devrilmesi, sınırları aşan etkiler yaratmış; Lübnan’da Hizbullah’ın zayıflamasına, bölgesel silah, uyuşturucu ve terör ağının bir kısmının dağılmasına yol açmıştır. Yemen güçleri tek başlarına Husilerle savaşamaz; bu görevin tamamlanması bölgesel ve uluslararası bir dayanışmayı zorunlu kılmaktadır.