Bir süredir Sudanlılar arasında yeni bir ulusal diyalog kurma çabalarına dair tartışmaları takip ediyorum. Her Arap gibi ben de bu girişimlerden birinin, gereğinden fazla uzayan bu trajediyi sonlandırmada başarılı olmasını temenni ediyorum. Ancak Arap dünyasındaki -ve özellikle Sudan’daki- geçmiş tecrübeler, iyimser olmayı zorlaştırıyor. Sudanlıların kendi elleriyle taş üstünde taş bırakmadığı, milyonlarca insanın yerinden edildiği, halkın açlığa mahkûm olduğu ve birçoğunun evini, işini kaybettiği üç yılı aşkın çetin bir iç savaştan sonra şu soruyu sormak meşru hâle geliyor: Tek başına iç diyalog Sudan’ı bu girdaptan çıkarmaya yeter mi? Bundan şüpheliyim.
Sudan’ın sorunu mevcut savaştan çok daha eskiye dayanıyor. Bağımsızlığından bu yana ülke darbeden ayaklanmaya, sivil hükümetten askeri yönetime, çevredeki savaşlardan merkeze sıçrayan çatışmalara sürüklenip duruyor. İsimler ve sloganlar değişiyor ama kriz olduğu gibi kalıyor; birkaç yıl sonra başka bir kılığa bürünerek yeniden karşılaştığımız bir kısırdöngüye dönüşüyor. Sudan adeta fasit bir dairede dönüp duruyor ve her turda halk yeni ve ağır bir bedel ödüyor.
Mevcut savaş belki de en tehlikelisi, çünkü doğrudan devletin varlığını hedef aldı. Anlaşmazlık artık sadece ‘Sudan’ı kimin yöneteceği’ meselesi değil. Asıl acil soru şu: Savaş sona erdiğinde ortada yönetilebilecek bir devlet kalacak mı? Bu nedenle, ne kadar önemli olursa olsun, tekrarlanan diyalog çağrılarının geçmiştekilere eklenen yeni bir platforma dönüşmesinden endişe ediyorum. Siyasiler toplanıyor, uzun uzun konuşuyor, bildiriler yayımlanıyor ve ardından her taraf yine kendi eski mevzisine çekiliyor.
İnancım o ki, Sudan’ın eksikliğini duyduğu şey ne konferanslar ne de metinler ve bildiriler. Sudan’ın tek ihtiyacı, her şeyden önce savaşı durdurabilecek kararlılıkta bir siyasi irade; geri kalan tüm ayrıntılar ancak bundan sonra konuşulabilir.
Burada aklıma Suriye tecrübesi geliyor.
On yılı aşkın bir süre boyunca Suriye muhalefeti birden fazla adrese ve platforma bölündü: Kahire Platformu, Moskova Platformu, İstanbul toplantıları ve diğerleri... Sürekli değişen isimler, koalisyonlar ve meclisler... Her grup, Suriyelileri temsil etmeye en yakın tarafın kendisi olduğunu düşünürken savaş devam ediyor, devlet yıpranıyor ve bedeli halk ödüyordu. Anlaşmazlık sadece rejim ile muhalefet arasında da değildi. Muhalefetin kendisi de birçok temel hususta uzlaşamadı: Öncelikler, müttefikler, gelecekteki devletin yapısı, kimin dost kimin düşman olduğu... Toplantılar çoğaldı ama Suriye çözüme pek yaklaşamadı. Sonunda tabloyu değiştiren şey yeni bir konferans olmadı. Sahada bir kırılma yaşandı; yeni gerçeklik dikte etmeyi başaran bir güç ortaya çıktı ve uygun hâle gelen bölgesel/uluslararası şartlar da buna yardımcı oldu.
İşte o zaman olaylar birdenbire, çoğunun beklemediği bir hızla gelişti. Sudan ise bana göre bazı yönleriyle çok daha karmaşık. Ortada savaşan iki taraf, darmadağınık siyasi güçler, ekonomik çıkarlar, rengârenk toplumsal ve kabilesel bir yapı, kaosun kendi sınırlarına sıçramasından korkan komşu ülkeler ve tüm bunların ötesinde, her birinin kendi hesapları ve çıkarları olan bölgesel ve uluslararası güçler var.
Bu yüzden Sudan’ın zehrine panzehirin bu kez tek başına içeriden gelmeyeceğine inanıyorum. Fikir kulağa sert gelebilir; zira asıl olan Sudanlıların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesidir. Bunda şüphe yok. Ancak iç siyaset karar almaktan aciz kaldığında, tüfek ana müzakere aracına dönüştüğünde ve her taraf birkaç ay daha savaşmanın kendisine daha iyi bir konum kazandıracağını düşündüğünde ne yapacağız?
İşte tam bu noktada dış güçlerin rolü devreye giriyor.
Doğrudan Sudan ile ilgisi olan Arap ve Afrika ülkeleri, yanlarına etkili uluslararası güçleri de alarak, her şeyden önce kendi aralarında anlaşmalı. Bana göre başlangıç noktası budur. Bir başkent savaşı durdurma çağrısı yaparken, taraflardan birinin bir başka başkentten para, silah veya siyasi koruma bulmasının hiçbir anlamı yok. Her ülkenin farklı bir Sudan projesi varken barış inşa edilemez. En iyisi, öncekilere eklenecek yeni bir konferansa daha gitmemek, hasımların kameralar önünde el sıkıştığı yeni bir toplu fotoğraf karesi vermemek. Asıl gereken, nüfuz sahibi ülkelerin üzerinde uzlaştığı net bir karar: ‘Bu savaş durmalı. Sudan tek parça kalmalı. İnsani yardımlar halka ulaşmalı. Devlet kurumları yıkılmamalı ve ardından süresi ile nihai hedefi belli bir siyasi süreç başlatılmalı.’
Ancak bu türden bir anlaşmanın yaptırım gücü, yani ‘keskin dişleri’ olmalı.
Savaşı durdurmayı reddeden taraf, bunun bir bedeli olduğunu bilmeli. İnsanlara gıda ve ilaç ulaşmasını engelleyen kimse sorumluluğu üstlenmeli. Tüm Sudan’ı silah gücüyle yönetebileceğini sanan her kimse, bu yolun kapalı olduğunu idrak etmeli. Bana göre Sudan’ın bugün yaşadığı sorun, neredeyse herkesin diyalogdan bahsetmesi ama çok az kişinin zor kararı almak istemesi. Uzun süren iç savaşlar, tarafların bir sabah aniden bilgeleşerek uyanmasıyla son bulmaz. Çoğu zaman etraflarındaki şartlar değiştiğinde ve her bir taraf savaşın devam etme maliyetinin uzlaşı maliyetinden daha yüksek olduğunu keşfettiğinde biter. Sudan’da dış güçlere düşen görev tam olarak budur: Sudanlılar adına yöneticilerini seçmek ya da anayasalarını yazmak değil, savaşan tarafların yüzüne savaş kapılarını kapatmak. Ardından Sudanlılar oturup devletleri, anayasaları ve arzuladıkları hükümet hakkında dilediklerince müzakere edebilirler. Ancak tüfekler konuşurken ve her taraf güç dengelerinin kendi lehine değişmesini beklerken onlardan anlaşmalarını istemek, daha fazla yıkım beklemekten başka bir anlama gelmez.
Sudan’ın diyaloga ihtiyacı olduğu kesin; ancak diyalogdan önce savaşı durduracak birilerine ihtiyacı var.
Son söz: Bazen panzehir, zehrin çıktığı yerden gelmez.