Hazım Sağıye
TT

Modern Maşrık tarihinin en büyük felaketi hangisidir?

Modern Maşrık (Levant) tarihi, bazıları bölgeyle sınırlı, bazıları ise bölgeyi aşarak Arap dünyasının geri kalanına da yayılan nekbelere (büyük felaketlere) sahne olmuştur. Aslında, “nekbe” kelimesi yalnızca İsrail'in kuruluşunu tanımlamak için kullanılmış ve ikisi için de eş anlamlı hale gelmiştir. Buna karşılık, halklara ve etnik gruplara karşı soykırımlar, iç savaşlar ve toplumları ele geçirip felç eden askeri darbeler de dahil olmak üzere başka trajediler, felaket olarak daha alt sıralarda yer almıştır.

Olayı doğaya atfetmekten bağımsız olarak, Nekbe, Filistin trajedisi için en uygun tanımdı. Can kayıpları açısından bedeli, neden olduğu ve Filistin sorununu daha da kötüleştiren zorla göç ettirmenin yanı sıra, İsrail kurulmamış olsaydı bölgenin daha az çalkantılı ve şiddet dolu bir yol izleyeceği varsayılabilir. Dahası, Holokost'tan sonra Avrupa'da bir Yahudi devletinin kurulması, Arap bölgesinde kurulmasından daha mantıklı ve adil olurdu. Fakat İsrail doğdu ve bilhassa ardı ardına gelen nesillerin yaşayacak başka bir yeri olmadan orada doğduğu düşünüldüğünde, bazı kişilerin haklı olarak düşündüğü gibi, bir fetüsü kürtajla aldırmak ile doğumdan sonra öldürmek arasında bir fark vardır.

Olan şu ki, doğrudan ilgili iki taraf, her biri kendi nedenleriyle, düşmanlığı ve kopukluğu önceliklendirmeyi tercih etti. Pratikte Filistinlilere gasp edilen haklarından hiçbirini vermemeyi seçti. Çatışmanın her iki tarafında da iki sorun gelişti ve bunların ezeli hale getirilmesi herhangi bir çözümü gölgede bıraktı. Bu arada, Soğuk Savaş, 1967’deki savaş ile bölgesel ifadesini buldu ve işgal altındaki Arap toprakları sorununu orijinal çatışmaya ekledi.

Ancak Yahudi devleti, çevresindeki nüfusun iç dokusunun dışında kaldı. Korkuları nedeniyle onunla etkileşime girmek zorunda kalan yerel toplulukların bile etkileşimleri geçici, kapsamı sınırlı kaldı ve ülkelerinin ilişkileri ve toplumlarının dengesi üzerinde çok az etkisi oldu. Eğer Aksa Tufanı savaşlarının önemli bir atılım sağladığı doğruysa, bunun Maşrık toplumlarının dokusu içindeki boyutu halen küçük ve değişkendir.

Bununla birlikte, bu gidişatı bozan kritik bir an yaşandı: Mısır-İsrail Camp David Anlaşmaları. Yaser Arafat'ın, daha sonra anlaşma ile sonuçlanan “girişimini” açıkladığında ön sırada oturup Enver Sedat'ı alkışladığını hatırlamakta fayda var. Camp David ile yeni bir yol açıldı; bu yol, sıklıkla çatışmanın her iki tarafındaki fanatiklerin ve çatışmadan fayda sağlayanların direnişiyle karşılaştı. Bu direnişin en açık ifadesi, Arafat'ı barışla olumlu bir şekilde ilgilenmesini engelleme çabasıydı. Ancak bir tarafta yaşanan aksiliklere ve diğer taraftaki başarısızlıklara rağmen, 1990'larda savaşın tek seçenek olmaktan çıkarılması konusunda başarılar elde edildi.

En azından teorik olarak, bir gün ve bir şekilde bir arada yaşama biçimine ulaşmanın mümkün olduğu söylenebilir; çünkü alternatif, bölgenin bir bütün olarak yok olmasıdır. Bu, elbette son derece zor ve bugün kendisinden bahsetmek bile neredeyse hayal ürünü gibi görünen dönüşümler gerektiriyor; örneğin geçmiş savaşların ve soykırımların yaralarını aşmak, geçmişi yeniden ele almak ve Filistin devletini çevreleyen tabuyu yıkmak gibi. Ayrıca Netanyahu gibi siyasi figürlerin, dini yerleşimcilerin ve karşı taraftaki muadillerinin sahneden kaybolması da gerekiyor. Ancak akıl ve yaşam hakkının savunulması, bu zorluğu yok oluştan daha az korkutucu hale getiriyor.

Öte yandan, 1979 yılı, İran Devrimi ve İslami rejiminin kurulmasıyla somutlaşan, kendisiyle bir arada yaşamanın imkansız olduğu bir başka büyük felakete sahne oldu. Bununla bir arada yaşamak imkansız çünkü bu mutlak felaket, bazıları geleceğin kapılarını tamamen kapatan çeşitli iç içe geçmiş düzeylerde kendini gösteriyor.

1979 devrimi, başından itibaren Mısır'ın aynı dönemde başlattığı barış girişimine bir yanıt olarak kendisini sundu. Bu imaj - bitmek bilmeyen, sürekli bir savaş imajı - Tahran'ın Arap güçleri ve taraflarıyla kurduğu ilişkinin giriş noktalarından birini oluşturdu.

Bu, örtülü olarak da olsa “devrimi ihraç etmek” ile ifade bulan ve deklare edilen yayılmacı bir proje tesis etti. Ancak İsrail'in aksine, bu proje çevredeki ve yakınlardaki toplumlarda ihraç ettiği şeyi ithal etmeye istekli taraflar buldu. Bu da yoğunluğu, derinliği ve coğrafi kapsamı bakımından eşi benzeri görülmemiş bir mezhepsel ve dini bölünme yarattı.

Daha sonra, bu yayılmacılık Tahran tarafından silahlandırılan ve finanse edilen milis grupları aracılığıyla gerçekleştirildi ve devletleri marjinalleştiren ve toplumları parçalayan paralel güçlerin konsolidasyonuna neden oldu. Bununla birlikte, bölgedeki ülkelerin herhangi birinde ulusal birliği inşa etme veya büyük reform girişimleri başlatma projesi bir iç savaş olasılığına dönüştü. Böylece, ülkelerimizin karşı karşıya olduğu en tehlikeli tehdit olan parçalanma, İran devriminin ve rejiminin doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı.

 1979 devrimi, özellikle dinin yorumlanması ve kadınların statüsü konusunda son derece gerici bir kültürü yaydı ve yaymaya devam ediyor; komşularını da gerileme ve çöküşe doğru bir yarışa zorluyor. Komşularının benimseyebileceği ve faydalanabileceği tek bir siyasi veya sosyal model sunamayan devrimin yıkıcı eğilimleri, onlarla ortak çıkarların her türlü unsurunu ortadan kaldırıyor. Eğer bu tür ortak çıkarlar mevcut olsaydı, mevcut zorlukların üstesinden gelmek için gelecekte kendisine güvenilebilecek fırsatlar sağlayabilirdi.

Her şeyden önce, bu devrim ve rejimi, ülkelerin yıkımı ve İranlılar da dahil olmak üzere insanların öldürülmesi konusunda bir rekor kırmış, bölgenin modern tarihindeki en büyük felaket, hatta rakibi olmayan mutlak felaket olmuştur.