Geçtiğimiz hafta Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) ile federal güçler arasında patlak veren çatışmaların etrafında birçok soruyu dönüyor. Bu çatışmalar, ağustos ayında başlayan sınırlı çatışmaların bir uzantısı ve bölgesel kapsamlarını genişleterek, Amhara ile Oromia bölgelerindeki diğer çatışmalarla eş zamanlı olarak giderek tırmandı.
Bu çeşitli çatışmalar, her iki tarafta da artan ölüm sayısı, mezhepsel ve etnik şikayetlerin yaygınlığı, kendisine kucak açan ve insan gücünü besleyen yerel bir çevreye sahip silahlı örgütlerin oluşumu... bunların hepsi federal hükümet için sayısız zorluk oluşturuyor. Federalizmin geleceği, merkezi hükümet ile bölgeler arasındaki ilişkinin düzenlenmesi ve bir grubun merkezi hükümetin müdahalesi olmadan diğerine ait toprakları ele geçirdiği yönündeki karşılıklı suçlamalar arasında farklı etnik gruplar arasındaki ilişkilerin yönetilmesi, bu zorluklar arasında yer alıyor. Ayrıca, bölgeler arasında federal gelirlerin dağıtımında yaygın bir dışlanma duygusu ve adaletsizlik algısı da mevcut. Buna, birçok yönüyle durumu daha da karmaşıklaştıran ve diyalog, müzakereler ve iyi tanımlanmış bir federal sistemin uygulanması yerine silahlı çatışmaya doğru iten çok yönlü ve çeşitli dış müdahaleleri de ekleyebiliriz.
Tigray Halk Kurtuluş Cephesi ile federal güçler arasındaki mevcut çatışma, Afrika'nın sponsorluğunda imzalanan Pretoria Anlaşması ile sona eren iki yıllık (2020-2022) çatışmadan farklı. Anlaşmanın hükümleri, sınırlı örnekler dışında, özellikle de dönemin TPLF liderinin Başbakan Abiy Ahmed'in danışmanı olarak atanması ve bölge için geçici bir yönetim kurulması dışında, sahada uygulanmadı. Nitekim TPLF'nin silahlı ve savaş eğitimi almış üyelerinin Etiyopya ordusuna entegrasyonuna ilişkin maddenin uygulanmaması, anlaşmayı birçok TPLF üyesi için anlamsız kıldı. Çatışmalardan etkilenen, işlerini ve geçim kaynaklarını kaybeden sıradan insanlar da dahil olmak üzere, mağdurlara tazminat ödenmemesi ve merkezi hükümetin bölgeyi rehabilite etme konusundaki isteksizliği, TPLF’nin, çatışmalardan zarar görenlerin çoğunu silahlı kuvvetlerine katmaya ve merkezi hükümetle olan durumu zorla düzeltmeye yönelmesi için bir itici güç oluşturdu.
TPLF'nin, Başkan Yardımcısı Amanuel Assefa liderliğinde, federal varlığı yansıtan kurumları, özellikle havaalanlarını ve askeri bölgeleri ele geçirmesini iki önemli kavramla ilişkilendirerek haklı çıkarması dikkat çekici. Bunların ilki, bunun bölge ve halkı için kapsamlı bir savunma savaşı olduğu, ikincisi, bu askeri hareketlerin federal güçlerin işgaline bir yanıt olduğu; başka bir deyişle, önleyici nitelikte olduğudur.
Buna karşılık, merkezi hükümet TPLF'yi bölgeyi ve geleceğini ele geçirmiş bir terör örgütü olarak görüyor ve askeri isyanının hiçbir şey başaramayacağına inanıyor. Zira Etiyopya ordusu daha büyük ve daha iyi donanımlı olup, modern topçu birliklerine, insansız hava araçlarına ve hava gücüne sahip.
Sert askeri gerçekler federal orduya avantaj sağlasa da, çeşitli federal bölgelerde uzun süredir yerleşik olan silahlı grupları bastırma kapasitesi sınırlı kalmaya devam ediyor. Bu gruplar, yaygın bir mağduriyet duygusu ve barışçıl çözüm için herhangi bir federal politikanın yokluğuyla beslenen, giderek artan bir insan gücüne sahip. Ayrıca, bu gruplar, barışçıl yolların ve anayasaya bağlılığın yokluğu göz önüne alındığında, merkezi hükümetle ilişkilerini silahlı güç yoluyla düzeltmeyi hedefliyor. Tigray, Amhara, Oromia ve Somali Ogaden'dekiler de dahil olmak üzere çeşitli etnik ve bölgesel gruplardan yedi silahlı fraksiyon arasında bir ittifakın veya daha doğrusu henüz somut eyleme dönüşmemiş bir siyasi anlayışın deklare edilmesi, çatışmaya belirli bir bölgeyle sınırlı kalmak yerine kapsamlı bir boyut kazandırıyor.
Ancak, bu ittifakın Etiyopya genelinde tam teşekküllü bir çatışmaya dönüşme olasılığı konusunda temkinli olmak gerekiyor. Bu ittifak Etiyopya'da yeni bir kitlesel silahlı isyan biçimini temsil etse de, bu askeri gruplar arasındaki ideolojik, siyasi ve çıkar temelli farklılıkları ele almada başarısız oluyor. Abiy Ahmed hükümetini devirmeyi amaçladığı iddiası, bu grupların federal bir yönetim sistemine bağlılığını gösteriyor. Dahası, hükümet sonrası düzenlemeler ile ilgili tartışmaların başlatılması, bu grupların şu anda gelecek için birleşik bir vizyondan yoksun olduğunu gösteriyor.
Silahlı muhalif gruplar arasındaki ideolojik ve esaslı farklılıklar, iç siyasi sorunları güç kullanarak çözememe ile birleştiğinde, genel bir siyasi başarısızlığı yansıtıyorlar. Bu da dış müdahalelere kapı açıyor. Addis Ababa, hem Fano Amhara hem de Tigray Halk Kurtuluş Cephesi gruplarını desteklemeye yönelik Eritre'nin bazı müdahalelerinden resmen bahsetti. Eritre'nin bu müdahaleyi resmen reddetmesine rağmen, mevcut çatışma önceki çatışmalardan objektif olarak farklı görünüyor. Eritre'nin daha önce Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'ne karşı hükümete verdiği destek, iki taraf arasındaki düşmanlık geçmişinden kaynaklanıyordu. Şimdi ise bu destek, Addis Ababa'nın davranışlarına dair çekincelere, hatta belki de ona karşı askeri isyana verilen desteğe dönüşmüş olabilir. Bu durum, federal hükümetin bu kadar kısa sürede hem ülke içinde hem de uluslararası alanda çeşitli güçlerin desteğini neden kaybettiği konusunda birçok soruyu gündeme getiriyor.