Tevfik Seyf
Suudi yazar ve düşünür
TT

Sürdürülebilir kalkınma... Kavram üzerine düşünceler

‘Sürdürülebilir kalkınma’ kavramı, kalkınma literatüründe ve ekonomisinde oldukça yeni bir olgudur. Yakın zamana kadar kullanımı çevre araştırmalarıyla sınırlıydı. Bana kalırsa bu kavramın ilk zamanlardaki yükselişi, sanayi sektörünün hızlı yayılımına ve bu durumun özellikle geleneksel tarım, ormancılık ve balıkçılık başta olmak üzere tarım sektörünü daraltmasına, çevreye ve geleneksel toplumlardaki yaşam biçimine zarar vermesine bir tepki olarak doğdu. Bu nedenle sürdürülebilir kalkınmanın ilk savunucuları, kavrama dair yaptıkları ilk tanımlarda ağırlıklı olarak doğal kaynakların ve ekosistemin korunmasına odaklanmışlardı.

Son otuz yılda ‘küresel iklim’ de sürdürülebilir kalkınma savunucularının ilgi odağı olan hedefler arasına katıldı. Günümüzde belki de en yaygın kabul gören tanım, BM Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun kurucu nitelikteki ‘Ortak Geleceğimiz’ başlıklı raporunda tercih ettiği tanımdır. Bu tanımın özü şudur: Sürdürülebilir kalkınma, gelecek nesillerin ihtiyaç duyacağı doğal kaynaklara zarar vermeden, günümüz insanının ihtiyaçlarını karşılayan kalkınmadır. Bu tanım iki temel kavramı içerir: Birincisi, ‘özellikle dünya fukaralarının öncelik verilmesi gereken temel ihtiyaçları’ kavramı; ikincisi ise bir yanda yoğun teknoloji kullanımı ile ticaretin gereksinimleri, diğer yanda ise doğal çevrede fiilen var olan kaynaklar arasındaki kritik ilişkinin dayattığı kısıtlamalar kavramı.

Önceki tanımlar, özellikle teknoloji üzerindeki kısıtlamalar ve sürdürülebilirliğin sağlanmasında insanın rolü hususunda bazı zayıf noktalardan yoksun değildir. Bu nedenle, söz konusu zayıf noktaları bertaraf eden bir tanım önereceğim: Sürdürülebilir bir sistem, kendi temel unsurlarını yeniden üretebilen ve belirsiz bir geleceğe kadar varlığını sürdürebilen sistemdir. Dolayısıyla sürdürülebilir bir sistemin dengeli olması; şu dört unsuru bünyesinde birleştirmesi gerekir:

1- Çevrenin ihtiyaçlarını gözetmek (yani bozucu eylemleri sınırlandırarak doğal kaynakları korumak).

2- Piyasa (yani doğal kaynakları koruma çabasının halkı fakirleştiren bir nedene dönüşmesini önlemek amacıyla, yaşam standartlarını yükseltecek uygun bir katma değer yaratmak).

3- Toplum (yani refah ve erdemli yaşama dair toplumsal değerlerle uyumlu olmak).

4- Kaynakları genişletmek (yani yeni kaynaklar türetmek ve mevcut kaynakların verimliliğini artırmak için bilimsel araştırmalara dayanmak. Bu durum teknolojiyi sürdürülebilirlik sisteminde hayati bir unsur kılar).

Bu doğrultuda sürdürülebilir kalkınma; birbirini destekleyen iki temel amaca ulaşarak sürdürülebilir bir iktisadi ve içtimai düzen kurmayı hedefleyen bir projedir:

İlki: Ekonomik ve sosyal gelişmeyi engelleyen veya yavaşlatan unsurları bertaraf etmek.

İkincisi: Varlığı için gerekli ögeleri ve temel nitelikleri kendi bünyesinde yenileme gücüne sahip iktisadi ve sosyal bir sistem inşa etmek. İşte tam olarak ‘ilerleme’ dediğimiz şey de budur. Nitekim kapsamlı kalkınma, hiç kuşkusuz farklı alanlardaki ilerlemenin toplumsal dinamiğini oluşturmayı amaçlar.

Kanaatimce, sosyal ve ekonomik gelişmenin önündeki en büyük engel, ilerlemeye karşı duyulan yetersizlik vehmidir. Vehim diyorum; çünkü durumlara, eylemlere ve bilgilere kıyaslama gözlüğüyle bakıyoruz. Önce kendimize şu soruyu soruyoruz: Bu eylem mümkün mü, yoksa imkânsız mı? Ardından bakıyoruz: Dünyada bunu yapan biri var mı, yok mu? Ve buna dayanarak o şeyin mümkün olup olmadığına karar veriyoruz. İlerlemeden bahsettiğimizde, zihnimizde kadim ve modern dünyanın kanıksanmış modellerini canlandırıyoruz. Sonra da diyoruz ki: Toplumumuz, en yüksek ve en hassas sanayiler, en derin ve en kapsamlı ilimler de dâhil olmak üzere, başkalarının başarabildiği her şeyi yapmaya muktedirdir. İşte bu inanç, bir sonraki soruya geçmek için zaruri bir birikimdir: Eğer ABD’de bizim gibi bir insan uçak yapabildiyse, onun sahip olduğu ancak bizim mahrum kaldığımız şey tam olarak nedir?

Başka bir ifadeyle, kalkınma sorusu üç temel varsayımdan yola çıkmalıdır: Birincisi; Biz de ilerleyebiliriz, çünkü başkaları bunu başardı. İkincisi; Bizi engelleyen veya yavaşlatan birtakım engeller vardır, bize düşen görev ise bunları teşhis edip ortadan kaldırmaktır. Üçüncüsü; Bu soru kimlik ya da inançla ilgili değildir, dolayısıyla ona metafizik bir yanıt arayamayız. Aksine insana, çevreye ve toplumsal değerlere dair bir meseledir; bu yüzden çözümünü de yine bu alanlarda aramalıyız.