Futbolda ve “gol atmak” veya skor elde etmekle ilgili tüm sosyal aktivitelerde, tekrar tekrar üzerinde çalışılan ve vurgulanan bir erdem vardır: “Odaklanma”. Bireysel bilinçte, odaklanma, bireyin her türlü çevresel gürültü ve dikkat dağıtıcı unsurun üstesinden gelmesini ve gol atmak veya hedefe ulaşmak için ısrarla ve özenle çabalamasını sağlayan zihinsel bir durumdur. Toplumsal bilinçte ise, entelektüel ve sosyal çoğulculuk derecesine bağlı olarak, konu daha karmaşık ve çok yönlü görünüyor. Burada elitlerin (doğrudan veya dolaylı olarak karar verme sürecini etkileyebilme yeteneğine sahip olan herkes) veya stratejik elitlerin (karar verme yetkisine sahip olanlar) rolü devreye girer. İlki hedefleri tanımlarken, ikincisi bunları önceliklendirir ve uygular. Bu kişiler işler karışmasın diye durumu tanımlamakla başlarlar. Özellikle de olaylar çoğaldıktan, bilgiler çarpıtıldıktan ve askeri saldırılar, kışkırtıcı açıklamalar, sonuçları bilinmeyen veya İran örneğinde olduğu gibi sert ve hararetli söylem ve eylemlerle karakterize edilen bir ortamda gerçek karar vericiye ulaşıp ulaşmadığı bile belirsiz olan diplomatik hamlelerle gerçekler bulanık hale geldiğinde. Amerika Birleşik Devletleri'nde belirleyici kararları alma gücü Başkan Donald Trump'ın elinde. Ancak, o, aynı zamanda hem ara dönem kongre seçimlerinin sonuçlarını bekliyor hem de Ortadoğu'daki sorunları ve krizleri takip ediyor. Burada Gazze savaşı Körfez Savaşı ile birleşti. Ayrıca Kuzeydoğu Avrupa, özellikle Ukrayna savaşı ve bunun NATO ile ilişkiler üzerindeki etkileri ile Latin Amerika'daki çözülmemiş sorunlarla da ilgileniyor.
Basitçe söylemek gerekirse, artık olgun ve güçlü Arap devletlerinin -milislerden ve iç savaştan arınmış olanların- kendilerini çatışma ve ateşkes arasında gidip gelen “ne savaş ne de barış” durumundan kurtarmak için bir strateji geliştirmeleri gerekiyor. Bu imkansız değil. ABD-İran çatışması ve İsrail-Hamas çatışmasından da anlaşılacağı üzere, iki strateji arasında bir mücadele söz konusu; birincisi, ulusal bağımsızlık savaşlarından veya aşırı güç dengesizliğinin gölgesinde savaş yürütme deneyimlerinden miras kalan yıpratma stratejisidir. Bu durumda, yıpratma stratejisi, daha güçlü tarafı, gücünü hızla gerçeğe dönüştürmek, maliyetleri en aza indirmek ve yıpratmanın bir kan kaybına dönüşmesini önlemek için kararlı ve acımasız olmaya zorlar. Daha zayıf taraf ise, savaşı uzatmak ve diğer taraf için felaket olacak ve iç cephesini sarsacak önemli ölçüde bir aşağılama yaşatmak için zamanı dikkatlice kullanmalıdır.
Bunun karşıt stratejisi ise zayıfı zayıflatmaktır; yani Amerikalıların İran'la savaşta yaptığı gibi, rakibin askeri yeteneklerini, daha güçlü tarafın teslimiyet şartlarını dikte ettiği müzakere masasına oturmaya zorlayacak noktaya kadar azaltmak veya zayıflatmaktır.
14 Arap ve Ortadoğu ülkesinden oluşan “Deniz Savunma İttifakı”, adından da anlaşılacağı gibi, bölge ülkelerini savunmayı ve milis saldırılarından korumayı, ayrıca bölgesel suları (Kızıldeniz, Arap Denizi ve Umman Körfezi) Hürmüz ve Babul Mendeb boğazlarını kontrol baskısından kurtarmayı ve Süveyş Kanalı'nı tehdit etmelerini önlemeyi amaçlayan stratejik bir ittifaktır. Bu tür bir güvenlik, “ateşkes” dönemlerinde müzakere masasında yer edinme yolunda bir adım teşkil eder ve ateşkes olmazsa da müzakereyi sürdürmeyi hedefler. Bir diğer nokta ise, bu savunma stratejisinin, halklarını ve topraklarını korumada ulus devletleri (Lübnan, Irak, Yemen ve Suriye) ve Suudi Arabistan'ın Husi grubunu yenme misyonunu desteklemesi gerektiğidir. Bu ittifakın cesareti, bölge ülkelerini ve halklarını hak ettikleri konuma yerleştiren bir bölgesel güvenlik vizyonu oluşturabilmesinde yatacaktır. İran ve İsrail ile yapılacak barış anlaşmaları, bölgesel güvenlik ve refah alanını benimseme karşılığında, toprak ilhakı ve genişleme ile boğazların kontrolünü elinde tutma emellerinden vazgeçmeyi esas alacaktır.
Tarihten alınacak stratejik dersler vardır; bunlardan ilki, Irak'ın Kuveyt'i işgal ettiği İkinci Körfez Savaşı'dır. Arap Birliği ile başlayıp BM'de doruğa ulaşan uluslararası bir koalisyon kuruldu ve bu da Kuveyt'i özgürleştirmeyi ve Irak'ta statükoyu korumayı başaran küresel bir koalisyon ile sonuçlandı. Ancak, sonunda ABD'nin Irak'ı işgali ve Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi olayları yaşandı. Küresel ve jeostratejik olarak bu, Irak'ı fiilen İran'a teslim etti. Irak'ı Iraklılara geri vermek büyük bir görev haline geldi, ancak uluslararası bir koalisyon kurmak, boğazları korumanın ve milislerin gücünü ulusal sisteme entegre ederek sınırlamanın yanı sıra bunu kolaylaştıracaktır. İkinci olarak, Irak-Suriye sınırında başkenti Suriye'nin Rakka kentinde bulunan “İslam Devleti”nin (2014-2019) kurulmasıyla doruk noktasına ulaşan terörizme karşı savaş, bölgedeki radikal dini akımları geriletme misyonunda başarılı olan kapsamlı bir uluslararası koalisyonun sonucuydu. Bu iki deneyimden ders çıkarmak, düşman güçleri izole eder ve bölgesel istikrar için çabalayanları güçlendirir; bölgesel güvenlik ve çatışmada meşruiyet sağlar ve yeniden inşa, kalkınma ve refah için çalışır.