Rıdvan Seyyid
Lübnanlı akademisyen, siyasetçi- yazar Lübnan Üniversitesi'nde İslami ilimler profersörü
TT

Kerek trajedisi ve dinde dokunulmazlık sorunu

Kerek şehrinin hafızası, aşırıcılık ve terörle bağlantılı olaylarla doludur. DEAŞ örgütü tarafından yakılan pilot Muaz el-Kesasibe bu şehirdendir. 2016 yılında Kerek Kalesi’ne sızarak on beş güvenlik görevlisini katleden çete de yine bu vilayettendir.

Son dönemde Suriye ve Ürdün makamları arasında, Kerek’e bağlı el-Cedide köyündeki hücre üzerinde Suriye kaynaklı DEAŞ etkileri bulunduğuna dair şüphelere dayanan bir tartışma patlak verdi. Bu tür etkiler mümkün olsa da şiddet yanlısı aşırıcılığın birkaç on yıldır toplumlarımızın birçoğunda olgu haline geldiği gerçeğinden dikkatimizi uzaklaştırmamalıdır. Ülkelerimizden herhangi birinde yaşanan müessif olaylarda, bunların başka bir ülkeden ithal edildiği ya da ülkeye ve millete karşı yabancı odakça tezgahlanmış bir komplo olduğu düşüncesiyle teselli bulmak artık mümkün değil!

Kerek hücresindeki hastalığın asıl kaynağı, din, milliyet, kültür ve yönelim bakımından farklı olan ‘ötekine’ yönelik nefreti kökleştiren inançlara dönüşmüş, ekilmiş fikirlerden gelmektedir. Bu, kökeni Batılı yabancı karşısında kimlik kaygısından doğan, onlarca yıllık geçmişe sahip nispeten yeni bir kültürdür. Birkaç aşamadan geçmiştir: Islah çağrısı aşaması; Batılı anlamda gerilemeyi aşmak için ilerleme arayışı aşaması; kimliği korumak veya geri kazanmak için partileşme aşaması ve dünyayı yıkmaya yönelik başkaldıran kimlik aşaması! Son yıllarda ise içe kapanma, soyutlanma ve şiddetle karışık bir umutsuzluk aşamasındayız.

Bu aşamaların fikir ve mekanizmalarının detaylarına girmeye gerek yok. Ancak bilindiği üzere, ayaklanma aşamasında şiddet yanlısı örgütler, Arap ülkelerinin de katıldığı küresel bir harekatla karşı karşıya kalmış; bu harekât örgütlere ağır darbeler indirerek saflarını parçalamış ve din adına yürüttükleri terör iddialarını çökertmiştir. Bu nedenle aşırılık yanlıları, kendileri değişmeksizin (!) çalışma yöntemlerini değiştirmek zorunda kaldılar. Eğitmenler ve rehberler varlıklarını sürdürüyor, ancak örgütsel seferberlik her zaman mümkün olmuyor; bu yüzden bireysel ve küçük gruplar halinde gizlenmeye başvuruluyor. Ancak bu gizlenme aşaması, sadece yöntemde değil, hedef almada da değişikliğe yol açtı. Son birkaç on yılda hedef alma türleri dörde ulaşmaktadır: Küresel hedef alma; darbeler ve önleyici tedbirler nedeniyle artık mümkün değildir. İkinci tür, kaçış ve intikaldir; bu da Batı Afrika ve diğer yerlerdeki başka örgütlerin sırtına tırmanarak gerçekleşmektedir. Üçüncü tür, Yemen’deki Husilerle ve Doğu Afrika’daki eş-Şebab hareketiyle ittifakı genişletmektir. Dördüncü tür ise doğrudan emir almadan, yetkililer ve Hristiyanlar gibi yakın hedeflere karşı hareket eden izole hücrelerdir.

Hedef türlerinin değişmesiyle birlikte, doğal olarak hedef alınanlar da değişti. Hatırlatmak gerekirse, Usame bin Ladin 1998 yılında Hristiyanlar ve Yahudilere karşı mücadele etmek üzere bir ittifak ilan etmişti. Ancak o, geleneksel terminolojisinde küresel mecraları kastediyordu; nitekim daha sonra Amerika’da, Avrupa’da ve Afrika’daki bir büyük elçilik saldırısında bunlarla karşı karşıya geldi. Ufuklar daraldı, geriledi ve stratejik hedeflere göre değil, kapasitelere göre belirlenir oldu. Bu gerileme yaşandığında ise asıl yakın kaynağına geri döndü: otorite mercileri ve toplumlardaki farklı kesimler.

Aşırılık, uzun süre aşırı öğretilere ve telkinlere maruz kalmanın ve yakın ile uzaktaki din düşmanları tasavvurlarının sonucunda ortaya çıkan müzmin bir hastalıktır.

Sosyal medyada aktif olan bazı kişiler, öfke ve tükenmişlik bahanesiyle Kerek olayını Gazze ve Filistin savaşlarıyla ilişkilendirmek istiyor. Gerçekten bu düşüncelerden daha uzak bir şey olamaz. Ne El-Kaide ne DEAŞ ne de diğer aşırılık yanlılarının Filistin ile bir ilgisi vardır; ayrıca iç bölgelerdeki terörlerinin 1970’li yıllardaki başlangıcından bu yana işgal altındaki topraklarda intihar eylemlerinden hiçbirini gerçekleştirmemişler ya da bunu denememişlerdir!

Bunun geçici ve son bulacak bir olgu olduğu inancından vazgeçmeliyiz. Bu, muhtelif ortamlarda verilen aşırılık yanlısı eğitimler yoluyla İslam’ın bünyesine sızmış bir hastalıktır. Bu telkin hâlâ devam etmektedir ve buna karşı mücadeleyi sürdürmek şarttır. Bunun ne metinlerimizde ne tarihsel ne de modern yaşamımızda bilinen ve adeti olan bir tür bağışıklık zayıflığı olduğu söylenebilir. Bağışıklık zayıflığı, dinin kullanılabilmesini, harcanabilmesini ve istismar edilebilmesini imkânlı kılar; bütün bunlar toplumlarımızda çeşitli biçimlerde açıkça görülmekte ve destekçilerini bulmaktadır; her ne kadar çoğunluk aile hayatına kapanma ve çekilme, aile içinde yaşama ve şiddeti yakın ötekine veya otoritelere karşı uygulama eğiliminde olsa da. Bunlar, dinden çıktıklarına inandıkları kimselerden -kardeşleri, eşleri veya evlatları bile olsalar- intikam alan hasta ruh halleridir!

Hepsinden önce ve sonra, bu derin yarayı alan Hristiyan vatandaşlarımıza gerçekte ne diyeceğiz? Ve göçmen vandalizmine dair Trump’ın sözleriyle, çeyrek asır önce Rumsfeld’in İslam’ın aşırılar tarafından kaçırıldığına ve iyi niyetli Amerikalıların biz ‘ılımlılara’ İslam’ı geri almamızda yardım etme iradesine dair sarf ettiği sözlerle bizi eleştiren gençlerimize ne cevap vereceğiz?!