İlgililer, iç savaş ihtimalinden sanki kaçınılmaz bir gerçekmiş gibi söz ediyor. Millî ruhun zayıflığıyla tanınan Lübnan'da da ulusal birliğin her zaman ağır sınavlardan geçtiği Fransa'da da durum böyle. Lübnan'ın siyasi tablosu içler acısı ve kırılgan; öyle ki iç savaş tehlikesi her an gündeme gelebilir. Peki ya dünyanın en güçlü devlet yapılarından ve kurumlarından bazılarına sahip olan Fransa'da durum nedir?
Aslında dünyanın genel durumu da bu izlenimi güçlendiriyor. İçinde bulunduğumuz çalkantılı süreci tek bir başlıkla tanımlamak gerekseydi, buna “parçalanma korkusu” derdik. Bunun temel nedeni ise devletlerin gevşemesi ve toplumsal ayrışma eğilimleriyle yüzleşmekten korkmasıdır. Bu durum, aşırılıkçı dalgaların yıllar boyunca kesintisiz biçimde güçlenmesine yol açtı.
Bu nedenle Fransızların bu kez söz konusu dalganın büyüsüne tamamen kapıldığı söyleniyor. O, konuşmasını eski zamanların hatiplerini andıran bir üslupla yaparken, dışarıdaki insanlar kırıp dökme seslerini ve ırkçı sloganları duyuyordu. Fransız ve Avrupalı kalabalıkların onun üstü kapalı çağrılarına verdiği karşılığı dinlerken kaç kişi korkudan ürperdi acaba?
Mesele her zamankinden daha ciddi: Sağ aşırı sağ kapıda. Barbarlar eşikte. Peki bu kez karşılarına kim çıkacak? Bir düşünün: Gücünün ve saldırganlığının zirvesinde bir aşırı sağ, umutsuzluğun doruğundaki bir sol ve daha fazla barbarlığın sahnesine dönüşen Paris...
Korktuğumdan değil. Bütün dünya korkuyor. Bayan Marine Le Pen'in konuşmasını bunca süre dinlemiş olmam ve üstelik bundan etkilenmem beni şaşırttı. Her ne kadar bu etki çok kısa sürmüş olsa da... Ama benim önemli biri olduğum söylenemez. Oy kullanmıyorum. Yapabileceğim tek şey korkmak: Fransa, Fransızlar, onların dostları ve evleri adına korkmak.
Bu dünya, her şeyin birbirine bu kadar karıştığı ve birbiriyle bu kadar çeliştiği bir yer olduğu için ürkütücü. Bayan Le Pen bu kez geliyor. Üstelik devrim hatibi Mirabeau'yu hatırlatan teatral bir hitabet gösterisiyle...