Arap kamuoyunun birçok kesiminin ABD ara seçim sonuçlarını coşkulu bir biçimde karşılamasının aksine, siyasi analiz daha ölçülü bir yaklaşım gerektiriyor. Zira Cumhuriyetçilerin çoğunluğu kaybetmesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin kendi çıkarlarından vazgeçtiği veya Amerikalı seçmenin Ortadoğu’nun çatışmalarını çözmek için sandığa gittiği anlamına gelmez. Olanların analiz edilmesi gerekiyor, ancak bunu kendi arzularımıza göre yapmak eski bir hatayı tekrarlamamıza neden olacaktır; Amerikan politikasını kendi isteklerimiz merceğinden yorumlamak ve daha sonra işler kendi iç hesaplarına ve ekonomik çıkarlarına göre geliştiğinde şaşırmak.
Bazı açıklamalar sunmak için altı noktaya değineceğim; birincisi, özellikle Temsilciler Meclisi'nde, başkanın partisinin ara seçimlerde sandalye kaybetmesi yaygındır. Seçmenler bu seçimleri yönetimden hesap sormak için kullanırlar ve muhalif tabanın seferberliği genellikle hükümet yanlısı tabanın coşkusundan daha güçlüdür. Fakat bu, mevcut Demokrat kazanımlarının önemini küçümsemeyi haklı çıkarmaz. Değişim geniş kapsamlı ve yönetimin performansından duyulan memnuniyetsizliği yansıtıyor. Yapılması gereken, Cumhuriyetçilerin bittiğini ilan etmeden veya her seçim yenilgisini Amerikan toplumunun yöneliminde kalıcı bir dönüşüm olarak değerlendirmeden, sonuçları doğru bağlamına yerleştirmektir.
İkincisi, ekonomi ve hayat pahlılığı seçim yarışının merkezindeydi. Yönetim, ticaret ve ekonomiyle ilgili kararlarından ve yürüttüğü çatışmaların etkisini değerlendirmekten sorumludur. Benzer şekilde, Başkan Trump'ın benimsediği politikaları kişiselleştirilme yönteminin sorumluluğu da unutulmamalı. Aynı şekilde fiyat artışları enerji arzındaki aksaklıklardan ayrılamaz. Ukrayna'daki savaş ve Hürmüz Boğazı'nda seyrüseferin aksaması, petrol, ulaşım ve sigorta maliyetlerini artırıyor ve fatura nihayetinde ülkesi büyük bir enerji üreticisi olmasına rağmen Amerikan tüketicisine ulaşıyor. Pazar küreseldir ve arz aksaklıkları savaş bölgesinin dışındaki fiyatlara da yansır.
Bu maliyetler, Husilerin Babul Mendeb Boğazı'ndaki deniz trafiğine yönelik tehditleri ve Suudi Arabistan petrol tesislerine yönelik saldırılarıyla daha da artıyor. Burada İran sorunu, Washington'un Tahran ile olan anlaşmazlığının ötesine geçen bir sorun olarak öne çıkıyor. Deniz yollarını ve komşu ülkelerin güvenliğini baskı aracı olarak kullanmak, uluslararası ekonomiyi çatışmanın rehinesi haline getiriyor. Dolayısıyla bu sorun Kongre’de çoğunluğun değişmesiyle ortadan kalkmayacak ve Demokratlar, Amerikalıların geçim kaynaklarını rakiplerinden hesap sormanın temeli haline getirdikten sonra bu sorunu görmezden gelemeyecekler. Ancak, bu zorluğun devam etmesi, başkan bu dosyada serbest olsa da onun askeri yaklaşımına mutlaka katıldıkları anlamına gelmiyor.
Bu aynı zamanda savaşa karşı çıkmak ile Tahran'ın davranışına müsamaha göstermek arasında ayrım yapmayı gerektiriyor. Bir Amerikalı politikacı, operasyonları etkisiz bulduğu için yönetim biçimine karşı çıkabilirken, aynı zamanda İran'ın komşularını tehdit etmesini önlemeyi de destekleyebilir. İki pozisyonu basit bir dostluk-düşmanlık çatışmasına indirgemek, gerçek alternatifleri gizler ve olayları daha net görme imkanımızı zayıflatır.
Anlaşmazlık büyük olasılıkla durumun ele alınma biçimi etrafında dönecektir; garantili müzakereler, yaptırımlar veya seyrüseferi korumak için askeri caydırıcılık. Enerji arzına yönelik tehdidi normal bir durum olarak kabul etmek ne ABD'nin çıkarlarına ne de uluslararası çıkarlara uygundur. Körfez'in çıkarına olansa, şantajın tekrarını önleyen ve ulusal egemenliği koruyan sürdürülebilir bir çözüm için çabalamaktır. Uzun süren bir savaş, ele almaya çalıştığı ekonomik sorunu daha da kötüleştirebilir ve aşırılıkçılara varlıklarını sürdürmeleri için yeni gerekçeler sağlayabilir.
Üçüncüsü, Abdul el-Sayed'in Senato'ya seçilmesi, Amerikan toplumunun farklı geçmişlerden gelen vatandaşları entegre etme kapasitesinin bir kanıtı olarak kabul edilmeyi hak ediyor. Ancak, eğer onun ABD dışındaki Arapların veya Müslümanların temsilcisi olarak Senato'ya girdiği varsayılırsa, Arapların kutlamaları aşırıya kaçacaktır. O, seçmenleri tarafından sağlık hizmetleri, istihdam, eğitim ve vergi konularından sorumlu tutulan bir Amerikan politikacısıdır. Daha önce yetkili pozisyonlarda bulunmuş diğer Siyah, Arap ve Latin Amerikalıların izinden gidiyor. ABD, göç dalgalarıyla şekillenen bir toplumdur (halkların halkı). Bu, evriminin bir parçasıdır, davalarımızı benimseme taahhüdü değildir.
Dördüncüsü, göçü kısıtlayan politikalar, bilim insanlarından ve vasıflı işçilerden üretim ve hizmet sektörlerindekilere kadar ABD'nin göçmenlere olan ihtiyacını ortadan kaldırmıyor. Bu tür politikalar sürdürülebilir değil. Amerikan ekonomisinin göçmenlere ihtiyacı var ve kapıları kapatma söylemi ile ekonominin ihtiyaçları arasındaki çelişki, Amerikan kamuoyunun bir kesimini kızdırdı. Ayrıca, Latin kökenli olmayan beyazların yüzdesindeki düşüş, iki ırk arasında kaçınılmaz bir çatışma anlamına gelmez veya gelecekte Demokratlara çoğunluğu garanti etmez. Etnik köken tek başına seçmen davranışını belirlemez ve göçmenlerin kendileri de muhafazakâr politikalara oy verebilirler.
Beşinci olarak, ulusal güvenlik, ekonomik güç ve ticaretin korunması gibi iki partiyi de aşan geniş Amerikan çıkarları vardır. Ancak Anayasa, devletin yetkilerini düzenler; bu çıkarların yorumlanması veya bunlara ulaşma araçları için kapalı bir liste sunmaz. Bu nedenle politikalar değişir ve yönetimler farklılık gösterir; kurumlar ve yasalar ise karar alma süreçlerine sınırlar getirir. Duruma dair Arap değerlendirmelerinin hem süreklilik hem de değişim alanlarını anlamaya ihtiyacı var. Dış politikada tam bir devrim beklemek bir hata; tıpkı seçim sonuçlarının finansmanı, denetimi ve başkanın hareket özgürlüğünü etkilemeyeceğini varsaymak gibi.
Altıncı olarak, koltuk kaybetmek Cumhuriyetçi tabanın ortadan kaybolması anlamına gelmiyor. Ancak gücünü değerlendirmek için sadece koltuk sayısına değil, sayım tamamlandıktan sonra seçmen katılım oranlarına ve bölgeler içindeki farklılıklara da bakmak gerekir. Demokratlar zaferlerini ve vaatlerini halk için somut sonuçlara dönüştüremezlerse, Cumhuriyetçiler iki yıl içinde başkanlığı ve çoğunluğu yeniden kazanabilirler. Bu siyasi bir olasılıktır, kehanet değil. Bugün yönetimi cezalandıran seçmen, yarın reform vaat edenleri cezalandırabilir, özellikle de yaşam maliyeti yüksek kalırsa ve yanlış kararlar kaynakları tüketmeye devam ederse.
Bizim için çıkarılacak ders, pozisyonlarımızı kurumları ve çıkar dengesini anlama üzerine kurmak ve her iki tarafla da etkileşim kurma yeteneğimizi geliştirmektir. Bir tarafın zaferini kutlamak, Amerikan devletiyle çalışma ihtiyacını ortadan kaldırmaz.
Sonuç olarak; devletlerin çıkarları, çoğunluğun değişmesiyle değişmez.