Arama, bir akrabasının, aynı zamanda eski bir dostu olan ve bölgesinin ileri gelenlerinden, iyi bir üne ve büyük bir saygıya sahip sosyal bir figürün sağlık durumu hakkında bilgi almak içindi. Bu kişi, birinci destek savaşından bu yana, sınır köylerindeki diğer sakinler gibi sahip olduğu her şeyi kaybetmiş olan ve Güney Lübnanlıların hayatta, hatta ölü olarak bile dönme umutlarını tamamen ortadan kaldırmayabilecek üçüncü destek savaşından endişe duyan bir mülteciydi.
Durumu tarif ederken, sosyal konumu ona yerinden edilme meseleleriyle, bu süreçteki sıkıntılarla ve Güney Lübnanlı mültecilerin peşini bırakmayan sorunlarla, özellikle de son olarak aralarında vefat edenler için mezar yeri temin etme zorunluluğuyla ilgilenmeyi dayatıyordu. Arkadaşımın dile getirdiği veya talep ettiği şey, Lübnan devletinin ortak arazilerinden bir parça arazi alarak, tamamen yerle bir edilmiş olan ve sarı hat olarak bilinen bölgedeki Güney kasabalarının sakinleri için mezarlığa dönüştürme girişimiydi. Kısa veya orta vadede bu köylere dönüş uzak bir ihtimal olarak görünüyordu; zira mesele sadece alternatif bir mezarlıktan ibaret değil, topraklarına dönüşleri imkânsız hale geldikten sonra, yerinden edilmiş mültecilerin ölülerine yakışır bir yer bulma zorunluluğu haline gelmişti.
Güneydeki bu büyük göç dalgasında yerinden edilmiş insanlar geçici mekânlarına uyum sağlamakta zorlanırken, hayatını kaybeden mülteciler ise ilk topraklarına dönecekleri anı beklemek üzere geçici mezarlıklara emanet olarak defnedilen naaşlara dönüştüler. Ölüm bile daha acımasız ve daha yabancı görünüyor; çünkü yerinden edilmiş biri ölürse, acaba nereye gömülecek?
Sanki Güneydekiler, üzerlerinde sürüp gelen İsrail soykırım savaşlarının geçici mültecilikten kalıcı sığınmacılığa, silahlı mücadeleden destek savaşlarına, çadırlardan prefabrik evlere, şehitliklerden gurbetçi mezarlarına, sığınak arayışından defin şartlarına kadar her bölümüyle Filistin göçünü yeniden yaşatıyorlar. Lübnan’daki Filistinli mültecilerin karşılaştığı en büyük meselelerin başında mezarlık sorunu ve bir parça toprak elde etme mücadelesi gelirken, şu an yerinden edilmiş Güneyliler de tam olarak aynı detaylarla boğuşuyor.
Uzatılıp giden İsrail etnik temizlik savaşlarında yaşanan bu Filistin-Lübnan ardışıklığında veya eşzamanlılığında, merhum büyük şair Mahmud Derviş, mezarı kimliğin ve tarihin bir aynası olarak görüyordu. ‘Son Vedayı Gördüm’ şiirinde oldukça acımasız bir soru sorar: “Fakat henüz mezarı göremiyorum. Bu kadar yorgunluktan sonra bana bir mezar yok mu?” İşte bu, Filistin-Lübnan ortak yorgunluğudur; Derviş’in onlarca yıl önce sorduğu ve bugün Güney halkının tekrarladığı o sorudur: Bu kadar yorgunluktan sonra geçici mezarlarda birer emanete mi dönüştük? Güney halkının hem canlılarıyla hem de ölüleriyle kumar oynayanların anlamadığı şey şu: Yerinden edilmenin en tehlikeli yanı insanın evinden sökülüp atılması değil; yaşamını atalarının yaşamına bağlayan ve ölümüne bir aidiyet anlamı katan mekânla bağının koparılmasıdır.
Zira burada mezarlık, artık yalnızca bedeni sarmalayan bir alan olmaktan çıkmıştır; beşikten mezara kadar bir toprak parçasına ait oluşun tamamlanma anıdır. Orada, ailenin ve birbirini izleyen nesillerin ortak hafızası ile yaşayanların hayat hikâyeleri ve onlardan önce geçenlerin kıssaları birleşir. İnsan toprağını sadece yaşayanlardan devralmaz; o toprakta yatan ölülerden de miras alır ve onu kendinden sonra geleceklere bir emanet olarak bırakır.
Dolayısıyla, savaşın eşiğindeki bizler veya ölümün eşiğindeki mülteciler için mezar; soyun, hafızanın ve mekâna aidiyetin zincirindeki son halka haline gelmektedir.