Geçen ay yayımlanan The WEIRDest kitabıyla hâlâ meşgulüm. Kitabın çevirmeni Dr. Hamza el-Muzeyni, 12 kitap yayımlamış ve aralarında Noam Chomsky'nin 5 kitabı da bulunan 17 kitap çevirmiş tanınmış bir akademisyen. Yazarı ise Harvard Üniversitesi'nde antropoloji profesörü olan Dr. Joseph Henrich. Kitap, 900 sayfalık, bilgiler ve düşündürücü fikirlerle dolu anıtsal bir eser.
Yazarın biyografisi, çeşitli ilgi alanlarına ve engin bilgiye sahip bir bilim insanını ortaya çıkarıyor. Uzay sistemleri için test mühendisi olarak başlamış, daha sonra antropoloji, ekonomi, sosyoloji ve psikoloji okumuş, insan davranışını incelemenin temel taşlarından biri olan “oyun teorisinde” temel bir değişime neden olan saha araştırmaları yürütmüş. Bu konuya belki başka bir zaman geri dönebiliriz. Zira şimdi, geçen haftaki yazımda verdiğim sözü yerine getirmek istiyorum; yani, bu kitap ile Max Weber'in “Protestan Ahlakı” adlı eserinin satır aralarında gizlendiğine inandığım örtük bakış açısına neden karşı çıktığımı açıklamak istiyorum.
O zaman da belirttiğim gibi, her iki kitap da Weber'e göre Protestan doktrininin kapitalizmin yükselişinde, Henrich'e göre ise rasyonel seçim ve sözleşmeci ilişkilerde önemli bir rol oynadığı hipotezini ortaya koyuyor. Bu hipotezin -Henrich'in düşüncesine göre Katolik Kilisesi içindeki evlilik kurumuna ek olarak- kesin kanıtlarla desteklenmediğini, aksine birçok olasılık arasında belki de belirleyici faktör olduğunu savunmuştum. Ayrıca, eğer kesin bir faktör olsaydı, sonuçlarını farklı deneyimlerde açıkça görürdük diye de belirtmiştim. Bu sonuçları farklı deneyimlerde görmedik ve bunu kanıtlamak için örnekler de verdim.
İki kitapta da tartışılanlar gibi büyük sosyal olayların tek bir faktör tarafından üretilmediğine inanıyorum. Bu faktör çok etkili olabilir, ancak Weber ve Henrich'in verdiği örneklerde gösterildiği gibi, etkisi uzun bir süre boyunca karşıt faktörlere dayanamayabilir.
1517'deki ilk ilanından sonra Protestanlık, din ve dünya arasındaki ilişkiyi, özellikle de dünyevi çalışmanın dini değerini anlamada tarihsel bir atılım gerçekleştirdi. Bununla birlikte, Protestan toplumlar da dahil olmak üzere Avrupa toplumlarının geçirdiği dönüşümler, 18. yüzyılın başlarına kadar tam olarak olgunlaşmadı. Bunlardan önce bilim gelişti ve çok sayıda dini savaşın ve yıkıcı kayıplarının bir sonucu olarak yönetici elitleri çevreleyen kutsallık havası aşındı. Bu oldukça uzun bir süre.
Yine, buna ilave olarak göz ardı edilemeyecek örnekler de var; bunlardan biri de Nazi rejimi altında Alman gücünün hızla yükselişidir. Hitler'in 1933'te iktidara gelmesinden 1945'te düşüşüne kadar geçen çok kısa bir dönemde, bilim ve sanayi tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde gelişti. Bu kalkınmanın arkasındaki itici gücün, din veya başka bir şey değil, Alman ulusunun üstünlüğü hayali olduğunu biliyoruz. Ayrıca, 1945'te teslim olduktan sonraki 20 yılda Japonya'nın yeniden yükselişi örneğini de hatırlatmalıyız. Sanayi ve ekonomi açısından rakiplerinin ve komşularının çoğunu geride bırakmıştı. 20. yüzyılın sonuna gelindiğinde, bilimsel ve teknolojik üretimi, onu işgal eden ve teslim olmaya zorlayan ülke olan Amerika Birleşik Devletleri'ninkine bile rakip seviyelere ulaşmıştı. Japonya'nın kalkınmasının arkasındaki itici gücün hem elitlerin hem de sıradan Japonların, askeri kayıptan kaynaklanan aşağılanma ve yenilgiyi aşma iradesi olduğunu biliyoruz. Ve elbette, Japonya köken olarak ne Protestan ne de Hristiyandı.
Ayrıca, Katolik İtalya ve Fransa'nın 19. yüzyılın başlarında sanayi alanında canlanmalar yaşadığını da göz önünde bulundurmakta fayda var. Bugün, bilim ve teknoloji alanında en gelişmiş ülkeler arasında yer alıyorlar (bu da Weber'in argümanını zayıflatıyor).
Kısacası buradaki görüşüm, dinin -herhangi bir dinin- toplumu bilimsel ilerleme, savaşta zafer veya zenginlik yaratma gibi belirli bir amaca bağlayan birleştirici bir güç olarak hareket edebileceğidir. Milliyetçilik, ırksal üstünlük ve ütopyalar gibi diğer ideolojiler de aynı rolü oynayabilir, ancak kültürel dokuyu derinden değiştirme ve neredeyse kalıcı bir sosyal aktivizm başlatma başarısı, diğer faktörlerin mevcudiyetine bağlıdır. Bunların en önemlisiyse bence, hermeneutikte “topluluğun tarihsel ufku” olarak adlandırılan faktör ve bunun bu ufkun bileşenleriyle uyumudur. Bu ise, başka bir yazının konusudur.