Muallim-i Evvel olarak bilinen Aristoteles, ‘Politika’ adlı eserinde bize insanın sosyal bir hayvan veya politik bir hayvan (Zoon Politikon) olduğunu söyler.
İnsanlık tarihinin en büyük düşünce adamlarından biri kabul edilen bu Yunan filozofun kastettiği şey, insanın sadece hayal ürünü olarak değil, doğal bir zorunluluk gereği topluluk içinde yaşaması gerektiğidir. Zira insan, diğerlerinden soyutlanmış bir halde hayatta kalmaya devam edemez.
Bu kadim kavram, bugün bizi ulusların ve halkların, kurumların ve grupların, ailelerin ve bireylerin ilişkilerinin niteliğini belirleyen heyecan verici bir soru işaretiyle baş başa bırakıyor: Acaba modern dünya bir yandan daha bağlantılı hale gelirken, diğer yandan daha mı izole oldu?
Sorudaki açık çelişki, bir tarafta dijital iletişim ile diğer tarafta sosyal izolasyon arasında kaygı verici modern bir paradoksun varlığına işaret ediyor.
Çağdaş teknoloji, yeryüzünün sakinleri arasında, insanlık tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş bir iletişim imkânı sağlamıştır.
Ne var ki buna rağmen, yaşanan şey hakiki bir iletişim değil, yalnızca bağlantıdan ibaret görünmektedir; ki bu iki kavram arasındaki mesafe ne kadar da uzundur.
Modern teknoloji, coğrafi mesafeleri ortadan kaldırma hususu başta olmak üzere, bazı yönleriyle eski efsaneleri aşan iletişim araçları icat etmeyi başarmıştır; ancak buna rağmen ruhları birbirine daha yakın kılmada başarılı olamamıştır. Doğal yolları kısalttık lakin psikolojik ve sosyal mesafeleri yakınlaştırmakta başarısız olduk. İletişimi en basit biçimiyle sana bir mesaj göndermek, fotoğrafını görmek veya faaliyetini takip etmek olarak tanımlayabiliriz. Oysa iletişimin özü seni anlamam, seni dinlemem, fikirlerini ve deneyimlerini, hatta sevinçlerini ve kederlerini seninle paylaşmamdır.
İletişim araçları, gecenin yarısında sırf çaresiz kalmış arkadaşını kurtarmak ya da bir iyilik yapmak için yatağın sıcaklığından ve derin bir uykudan vazgeçen o dost değildir; işte bizim ‘gönül yakınlığı’ dediğimiz şey tam da budur.
Burada, çağdaş yaşamda zıtlıkların dengesi sorunsalı gün yüzüne çıkıyor: İnsan Facebook’ta bin arkadaşa, Instagram’da yüzlerce takipçiye, hatta Snapchat’te belki bundan daha fazlasına sahip olabilir... Ancak ne yazık ki, hayat üzerine geldiğinde sığınabileceği gerçek bir dost bulamayabilir. İnsani buluşmanın coşkusunu onunla paylaşmaya hazır; teknolojinin o soğuk, mekanik, ruhtan arındırılmış ve soyut iletişiminden uzak bir dost...
İşte insanlık burada siyasetten ekonomiye, askeriyeden güvenliğe, barıştan savaşa kadar hayatın her alanını ilgilendiren köklü bir soruyla karşı karşıya kalıyor: Modern iletişim araçları insani ilişkileri gerçekten güçlendiriyor mu, yoksa yeni bir tür sosyal izolasyon mu yaratıyor?
Gençlere gelince, sosyal medya artık onların favori kozası haline geldi. İnternette saatler geçiriyorlar; ancak buna rağmen dijital dünyadan gerçek dünyaya geçmekte sıklıkla zorluklarla karşılaşıyorlar. Bu soyutlanmanın bir sonucu olarak, özellikle demografik kışın yaşandığı Batı toplumlarında büyük bir sorun kendini göstermeye başladı: Artık yeni doğumlar olmuyor, yaşlılar ise anne ve baba olarak verdikleri hizmetin sonundaki ödülleri buymuşçasına yalnızlığa mahkûm ediliyor.
Asya kıtası da benzer etkilerden mustarip. Orada da pek çok insan, geniş dijital ağ ortamında bulunmalarına rağmen, duygusal bir yalnızlık hissettiklerini giderek daha fazla dile getiriyor.
Acaba bu işin arkasında insanları izole adalara dönüştürmeye çalışan gizli güçler mi var? Eğer öyleyse, çağdaş dijital yalnızlık halini yaratmakta kimin menfaati var?
Cevaba ulaşmak zor, ancak tabiri tasvir etmek son derece kolay. Hepimiz aynı mekânda oturuyoruz, fakat her birimiz -İngiliz ünlü romancı George Orwell’ın, gizli istihbarat tahlillerine derinlemesine girmeksizin iç dünyamızı keşfeden, hatta arzularımıza yön verip kaderimizle oynayan günümüzün en büyük algoritmik casusuna dönüşen ‘1984’ adlı şaheserindeki tabirle- birer ‘gözetleme ekranının’ arkasında yaşıyoruz.
Akışkan modernite, bizi kaçınılmaz olarak akışkan aşk aşamasına sürüklüyor. Buradaki terimler, ilişkilerin içine girip çıkmanın daha kolay hale geldiğini, güvenlik ve istikrar sağlama kapasitelerinin ise azaldığını savunan büyük Polonyalı-İngiliz sosyolog ve filozof Zygmunt Bauman’a ait.
Okyanusun diğer yakasında, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) Sosyal Çalışmalar Profesörü Sherry Turkle, ‘Birlikte Ama Yalnız’ adlı kitabının sayfalarında bizi hayrete düşürüyor ve teknolojinin aracılığıyla başkalarıyla birlikte olurken aynı zamanda çoğunlukla yalnız kalmaya devam ettiğimiz son derece anlamlı bir paradoksu ortaya koyuyor.
Yoksa bu, Kolombiyalı merhum yazar Gabriel Garcia’nın romanındaki gibi sadece yüz yıllık değil, yüzlerce yıllık bir yalnızlığa mahkûm edilmiş bir insanlık mı?
Dünya parmağın bir dokunuşu kadar yakınken, kalplere ulaşmak artık uzun ve meşakkatli bir yolculuğu gerektirir hale geldi; asıl felaket de kaza değil, işte bu; bak da gör!