Fuad Sinyora
Lübnan eski Başbakanı
TT

Aksa Tufanı ve yansımaları karşısında bilgeliğe, basiret ve inisiyatife çağrı

Beyrut Limanı'ndaki patlamanın yarattığı trajedi ve felakete ek olarak en az dört yıldır Lübnan, bir halk ve devlet olarak iç içe geçen, örtüşen ve hükümet açısından yönetimi zor üç büyük krizle karşı karşıya bulunuyor.

- Lübnanlıların büyük çoğunluğunun (yüzde 80) yaşam koşullarına güçlü yansımaları olan ve bu çoğunluğu yoksulluk sınırına ya da altına iten benzeri görülmemiş bir ekonomik, mali ve finansal kriz.

- Yaklaşık bir yıldır cumhurbaşkanını seçememe, anayasal kurumları yeniden inşa edememe ile birlikte ortaya çıkan büyük, skandal niteliğinde, sürekli tekrarlanan bir acizlik şeklinde somutlaşan siyasi-ulusal kriz. Bu durum devlet, kurum ve tesislerine felçleşme ve yozlaşma şeklinde yansıyarak dağılma işaretleri vermelerine yol açtı. Bu acizlik aynı zamanda devlet başkanının seçilmesi meselesini, öncelikli bir ulusal egemenlik meselesi olmaktan çıkarıp tamamen dış tarafların eline teslim etti.

- Uzayan ve büyüyen, bilinen (bir arada yaşama) özgüllüğü ile Lübnan toplumsal yapısına yönelik gerçek bir tehdit haline gelen Suriyelilerin Lübnan'a göç ve iltica krizi. Buna bir de sosyal, ekonomik, yaşam ve güvenlikle ilgili sonuçları ekleniyor ki, Lübnan nüfusunun yaklaşık yüzde 40'ı artık yerinden edilmiş Suriyelilerden oluşuyor. İşleri daha da kötüleştiren, Lübnan'ın göçmenleri Avrupa'ya ihraç etmek için bir rampa ve rıhtım olarak kullanılmasına yönelik çağrı idi.

Yetersiz bir otorite, kötü yönetim ve kötü niyetli, kinci, kişisel ve çıkar amaçlı küçük savaşlara yöneldikleri için bu krizlerle baş etmekte ihmalkar davranan politikacıların gölgesinde bu uzun süreli ve iç içe geçmiş krizler, başarısız ve izole bir devlet ortaya çıkardı.

İşte bu tehlikeli ve kötüleşen koşulların gölgesinde Aksa Tufanı, adil ve kalıcı bir siyasi çözümün yokluğunda ve İsrail hükümetlerinin onlarca yıldır Filistin halkına karşı uygulamaya devam ettiği baskı, taciz, terör, cezalandırma ve soykırım politikasının doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bu, pek çok egemen kavramı altüst eden, belki yeniden ufuklar açabilecek, işgali kınayan ve iki devletli çözümü vurgulayan uluslararası kararlara saygı duyulması zorunluluğuna geri dönüşü dayatan bir eylemdir.

Bu tehlikelerin ortasında Lübnanlılar bir yandan içinden çıkılmaz krizlerinin ortasında kendi durumlarına, diğer yandan Gazze ve Batı Şeria'da Filistinlilere karşı işlenen insani suçlara bakıyorlar. Bir yandan da dönüp onlarca yıl içinde diğer Arapları örnek alarak ve bazen de hepsi adına Filistin davası için yaptıkları büyük fedakarlıklara bakıyorlar. Sonra halihazırda yaşananlara müdahil olma macerasının kendilerine neler vaat ettiğini düşünüp, şunu soruyor ve merak ediyorlar: Şu ana kadar görünen gerçekliğiyle ve\veya önümüzdeki saat ve günlerde İsrail'in benzeri görülmemiş bir katliamla sonuçlanacak olası bir kara harekâtının sonuçlarıyla Lübnan ikinci bir Gazze'ye dönüşebilir mi? Yoksa Lübnan'ı ihmal etmeden Filistin'e olan tarihsel bağlılığıyla tutarlı ve "Allah hiçbir cana kaldıramayacağından fazlasını yüklemez" anlayışına uygun, zengin deneyimlerine ve kalan bazı farklı avantajlarına dayanarak, yetkin ve muktedir bir şekilde yerine getirebileceği başka bir rol var mı?

Lübnan'ın yukarıdakilerle orantılı, gerekli, mümkün ve uygulanabilir rolünün siyasi-diplomatik-medyatik bir rol olduğuna kuvvetle inanıyorum. Lübnan’ın rolü ne bundan daha fazlası ne de elbette daha azı olabilir.  Ayrıca, özellikle Temmuz 2006’daki savaştan edinilen deneyim ve tecrübeye dayanarak, siyasi ve diplomatik direnişin çoğu zaman askeri direnişten daha şiddetli, etkili ve faydalı olduğuna inanıyorum. Ani davranışların bozmadığı ve zorbalığın zayıflatmadığı hesaplı ölçüler üzerinde uzlaştığımızda, siyasi ve diplomatik direniş daha da etkili olacaktır. Burada gerekli olan bu direnişin başarıya ulaşması koşulunun, ulusal bir uzlaşıyı ifade eden devlet öncülüğünde yürütülmesi olduğunu da söylemek gerekir. Aksi takdirde hizipçi siyasi liderlerin çokluğu ve ‘devlet üzerinden birbirleriyle dövüşmeleri’ ülkeyi açık bir kayba sürüklemekten başka bir işe yaramaz. Bu da öğrendiğimiz derslerden biridir; herkes ne kadar devletin arkasında olursa o kadar başarılı oluruz. Ne zaman da bazıları devleti hesaplarının dışında tutup onun önüne geçerse, herkes kaybeder ve fayda etmeyen pişmanlık yaşanır.

Filistin içinde yuvarlanarak büyüyen ve sınırlarına bir kılıç keskinliğiyle müdahale eden bu şiddet, birkaç gün içinde İsrail'in şüphesiz çılgın tepkisinden daha büyük bir hal aldı. Şu anda Gazze'de kolektif ve insanlık dışı cezalandırma anlamında yaşananlar, çok hızlı şekilde bir bütün olarak Arap bölgesinin ve ortak çıkar sisteminin geleceğinin bağlı olduğu bir olaya dönüştü. Ukrayna savaşının bir sonucu olan mevcut bölünmüşlüğün her iki tarafındaki büyük uluslararası güçlerin hesapları, şu ya da bu şekilde bu olaya, belki de her zamankinden daha fazla dahil olmuş durumda.

Orada burada görülen abartı ve aşırılıkları, özellikle de abartılı duyguları, dilekleri, iltifatları, fırsatçılıkları ve yanılsamaları bir kenara bırakırsak, tarihin mantığına, yaşanan tecrübelerden alınan derslere ve ahlaki değerlere bağlı bir imkânsızlıkla karşı karşıya olduğumuz açıkça görülüyor. O imkânsızlık da Filistin davasını halkını tasfiye ederek sorunu çözmenin imkânsız olduğudur

Örneklerle ve hayal kırıklıklarıyla olgunlaşmış, öğrendiklerimiz ve yaşadıklarımız ile dağlanmış Filistin ve Arap aklının bu tarihi ve ahlaki gerçeği fark ettiğini ve çok da uzak olmayan bir tarihte, 2002’deki Arap Barış Girişimi ile ‘ortak bir görüşe’ ulaşmayı başardığını söyleyelim.

İki dünya savaşında (1914-1945) galip gelen Batılı akıl ve vicdan, ‘halkı olmayan bir toprağı (vatanı), toprağı (vatanı) olmayan bir halka vermek’ gibi yanlış ve haksız bir iddia ile kendisinin olmayanı (Filistin’i) hak etmeyene (Siyonist harekete) verdi. Sonra da İsrail'in tüm uluslararası kararları reddetme ve uygulamama ısrarına göz yumup, sessiz kaldı. İki devletli çözüme giden her türlü çözümü engellemekte onun yanında yer aldı. Buna karşılık 2002 Beyrut Zirvesi'nde sunulan Arap Barış Girişimi, gerçekten de Arap aklına ve sorumluluğuna yakışan tarihi ve ahlaki bir cesaretti ile onurlu bir yaşamı hak eden iki halkın korunmasını amaçlıyordu ve hâlâ da amaçlıyor.  Arap girişiminin (normalleşme ve barış ilişkileri karşılığında) öne sürdüğü şartın en başından itibaren, 1967 sınırları içerisinde bağımsız bir Filistin devletinin kurulması olduğu kimsenin dikkatinden kaçmamalı. Bunun dışında söylenen her şey tamamen sahtekarlık ve hiçbir dayanağı olmayan iftiradır.

​Lübnan'daki mevcut sıkıntıyla yüzleşmenin ve bu sıkıntıdan güvenli bir şekilde veya en az kayıpla çıkmanın koşulu, Lübnan devletinin bu sıkıntıyla yüzleşmenin ön saflarında yer almasıdır. Duyması gereken herkes bunu duyup bilmeli! Devletimiz gördüğümüz ve bildiğimiz durumda olsa bile, tüm aktif güçlerin ve şahsiyetlerin görevi – ki burada kimseyi dışlamıyor, kimse hakkında kötü düşünmüyoruz - bilinen anlaşmazlıkları ve farklılıkları bir kenara bırakmaktır. Anavatanı korumak ve onu savaş belasından, çoğalan krizlerden kurtarmak amacıyla devlet duvarı ve altyapısındaki bilinen gedikleri kapatmaya çalışmaktır. Bunun için Lübnan'ı bu yıkıcı ve karmaşık krizden kurtarmayı hedefleyen ve bunu en önemli önceliği haline getiren kapsayıcı bir ulusal birlik gerekiyor. Vatan ve devlet korunduğunda herkesin başı korunur ama başlar korunduğunda devlet ve vatan korunmaz. “Krizin sunduğu fırsatı asla kaçırma!” diyenler ne güzel demiş.