Abdulaziz Tantik
TT

Yeni bir çağın eşiğinde…

Bilinen bir gerçektir ki, geleceğe dair birden fazla teori vardır. Bir teoriye göre gelecekte ulus devletler bitecek ve şehir devletleri dönemi başlayarak ‘Küresel Güç’ hegemonyasını kesinleyerek belirleyiciliğini sürdürecektir. İşte bu durumun gerçekleştirilmesi için geliştirilen Post Human ve Yapay Zekâ gibi Dijital Çağ nitelemeleri de bu durumu işaret eder. Bu konuda ciddi çalışmaların olduğu ve LGBTİ gibi hareketlerin üzerinden bir sosyolojik değişimi başlatmak Ekoloji devrimi adı verdikleri olaylarla yeni sosyolojinin yani otoriter bir yapıya geçişin ayak izlerini göstermektedirler. Yapay gıda çalışmaları da bu teorinin bel kemiğini oluşturmaktadır. Yapay döllenmeden yapay çocuğa kadar konu uzatılabilir.

Küresel gücün egemen olacağı bir iktidar alanının otoriter olması ise Pandemi sürecinde bir deneme olarak tecrübe edilmiş ve bazı sonuçlar için gereken veriler elde edilmiş olmalıdır. Otoriter iktidar demek, aslında halkın hiçbir şekilde kendi sözünün olmayacağı, kendini özgür hissetmeyeceği ve kendisine bir özerk alanın bırakılmayacağı bir zemin demektir. Çin bu konuda ilginç deneyler yapmaktadır: Puanlama sistemi üzerinden kişilerin hayatlarının tamamen dijital bir gözetim altında tutulması gibi…

Bu yazdıklarım size ütopik gelebilir. Ama bu sayılanlarla ilgili her konuda birden fazla haber, yazı, eleştiri, değerlendirme ve gündemleştirme çabası medyada ve sosyal medyada yer bulmaya devam etmektedir. Ayrıca komplo teorileri bağlamında bu meselelerin gözlerden saklanması ve üzerine düşünülmesine engel olunarak halkın bu konuda bilinçli bir eylemliliğe yönelmesine yönelik ciddi bir engel olduğu da söz konusu edilmelidir.

İkinci teori ise herkesin ağzında sakız olan Çoklu Güç dönemine geçiş olduğu savıdır. Çoklu güç iki binli yılların başında Amerika Tek Dünya Devleti diye bir hayal kurmuştu ve onu gerçekleştirme adına Ortadoğu’yu kan gölüne dönüştürmüştü. Hala Ortadoğu’da bu izin emareleri bulunmaktadır. Şu an hala bir çok ülkede; Irak, Suriye, Libya, Filistin, Yemen, Mısır, Afganistan, Pakistan ve benzeri bir çok ülke iç meselelerle meşgul kılınmakta ve kendilerinin etraflarında meydana gelen siyasal gelişmelere karşı uzak durmaları sağlanmaktadır. Çoklu Güç denkleminde Çin öne çıkarılmakta ve Rusya ile Hindistan gibi ülkeler ile Türkiye ve İran gibi bölgesel ülkeler dile getirilmektedir. Ama son Gazze saldırıları ile bu çoklu gücün hala yeterli bir seviyeye gelmediği belirginlik kazanmıştır. Şehir devletleri tezi ise tam olarak yürürlüğe girecek mi, buna uygun bir sosyoloji oluşturulamamıştır. Bir de imparatorluklar çağı geri dönüyor, ütopyası vardı. Burada da ‘eski imparatorluklar yeniden toparlanarak uluslar arası sistemde belirleyici bir rol alabilir’ diye düşünülmekteydi. İşte Türkiye ve Rusya bu iki imparatorluğun dönüşüne örnek ülkedir. Bu tartışmaların devam edeceği bedihidir.

Bir sosyoloji değişimi yaşandığı gerçeği göz ardı edilemez! Modern sosyolojinin yerini post modern sosyolojiye bıraktığı malumdur. Ulus devletin sivil kurumlar üzerindeki hegemonyası bilinen bir gerçekliktir. Ulus devlet belirleyici fonksiyonunu artırarak devam ettirmekteydi. Yalnız yeni uluslar arası sistem arayışlarında öne çıkan şey, otoriter bir iktidar olmasına rağmen, bunun propagandasının yapılmasına ve ciddi meblağlar ödenerek yapılan çalışmalar, bilimsel veriler, felsefe ve bilimin yeniden dinin yerine ikame edilme çabaları da dâhil edilerek şunu söylemek mümkündür: Artık, güçlü bir dip akıntısı, bu otoriter iktidar olgusuna ve batılı değerlere sırtını dönmekte ve onları yok saymaya başlamaktadır. Bunun tipik örneği, Afrika ülkelerinin sömürü çarkından çıkma arayışları ve bu konuda elde ettikleri başarılar… 

Fransa’nın sürekli kan kaybederek sömürdüğü ülkelerin kendi iktidar alanından çıktığını derin bir acı ile gördüğü bedihidir. Libya ve Suriye meselesi bu durumu izah ederken, Afrika ülkelerinde kaybettiği sömürge ülkeleri ile iç çalkantılar yaşamaktadır.

 Mesele üzerine vukufiyetle eğildiğinde derinde, daha derin bir güç ve akıl, bütün bir dünyayı kaosa sürükleyecek yeni bir planın peşinde koşmaktadır. Çünkü bütün bu güç hiyerarşileri aynı zamanda kendi iç zeminlerinde de bir çatışma yaşamaya devam etmektedirler. Rusya Ukrayna savaşında Avrupa kendi bütünlüğünü sağlamaya çalıştı. Ama Filistin meselesinde bu bütünlük yine kayboldu. Çekirdek ülkeler aynı siyaseti sürdürseler de aradaki çatlaklar kendini gösterdi. Avrupa kendi iç bütünlüğü konusunda sorunlar yaşamaya başladı.

Ulus devletler hala güçlü gibi görünseler de artık eskisi gibi sivil halk üzerinde etkin bir güce sahip değiller. İşte Hamas’ın Yedi Ekimde başlattığı ‘Aksa Tufanı’ yeni bir sosyolojinin varlığını gündeme taşıdı. Bu yeni sosyoloji, eski sosyolojinin sahip olduğu bütün değerlerin ve bu değerleri temsil eden kavramların son kullanım süresinin bittiğini ilan etti. Avrupa’nın çekirdek ülkelerinde bile yasağa rağmen binlerce insanın sokağa inerek, müslüman bir halkın katliamına seyirci kalmaması, yeni umut ve yeni bir ışık olarak düşünülmelidir. İlk kez, sivil hareketler ulus devletleri geriletti ve Filistin meselesinde gücü eline alarak yeni bir değişime kapı araladı.

Bu şu demektir; belirli mahfillerde oluşturulmuş geleceğe dair teorilerin halk üzerinde gerçek anlamda bir etkisi olamayacaktır. Son olay bize, bunun öyle kolay gerçekleşmeyeceğini gösterdi. Ayrıca, bütün teknolojik üstünlüğüne rağmen, vahşet ve katliam derecesinde kadın, çocuk ve hastaların yok edilmesine rağmen, direnen bir halkın dünyanın geleceğini nasıl değiştireceğini bize gösterdi. Gazze direndikçe insanlığın vicdanı ayaklanmakta ve böylece yeni bir dünyanın mümkün olacağını işaret etmektedir. Eskimiş, köhnemiş kavramların ve değerlerin artık bir anlamının kalmadığını güneş gibi aşikâr kılan o küçük çocukların ve kadınların feryatları yeni bir dünyanın varlığının da muştusu olmaktadırlar. Gizli mahfiller ne kadar güçlü ve ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, dünya onların belirlediği bir yere doğru akmayacağını gösterdi. Her öldürülen Filistinli çocuğun ve kadının yarattığı acıyı dünyanın her yerinde duyan milyonlarca insan, bu acı ile arınmakta ve yeni bir dünyaya gözünü açmanın imkânını kazanmaktadır.

Bütün güçlerin ve iktidarların aynı şekilde halka mahkûm oldukları gerçeği her ne kadar tersi olarak işlense de Gazze bu olayı ters yüz etti. Halk, acı çekerek kendi özgürlüğünü elde etmenin nimetini yaşamaya başladı. Yaşanan bir şey ise gerçekliğin kendisi haline dönüşür. Bu artık diğer dünya halklarının da tecrübesi olarak öne çıkacaktır. Halka rağmen halk için yapılan iktidar ve güç oyunları yerini halka rağmen hiçbir şeyin olmayacağı yeni bir güç temerküz merkezine doğru yürünülmektedir.

Modernliğin insanı özgürleştirdiği savı büyük bir yalan ve gaftı. Ama küçük bir azınlık müslüman direnişçi iman ehli, tüm dünyayı özgürleştirecek ateşi fitillemiştir. Bu yanan ateş, sürekli insanlığın özgürleşmesine imkân sağlayacaktır. Yapaylıklarla, sahteliklerle, yalanlarla ve aldatmalarla sürdürülen iktidarlar çatırdamaya başladı. Bu sesi duymak ise vicdanının sesini duymayı zorunlu tutar.

Şu an bu ateşi harlayacak yeni bir entelektüel zemine olan ihtiyaç ise bedihidir. Bu ihtiyacı karşılayacak yeni bir düşünce atılımı şarttır. Bu düşüncenin ise modernliğin ürettiği düşünce sisteminin dışında kalması gerektiği aşikârdır. Korkmadan yeni bir değerler skalası geliştirmeye yönelmek ve insan olmanın haysiyetine yakışır bir şekilde yeni ilişkiler ağı içinde yeni değerlerle yeni bir sosyal sistemin kurulması düşlenmelidir. Bu konuda çabalar ortaya konmalı ve gereken gayreti ortaya koyacak kişileri buluşturmakta yarar var.

Bir müslüman olarak ben, İslam gibi temel ilahi bir dinin bütün insanlığın üzerine bina edileceği bu yeni sosyal teoriyi inşa etmede güven verici bir pozisyonu elinde tuttuğunu söylemeliyim. Barışın ikamesi ve güvenin tesisi insanın kendi özgüvenine dayalı varlığıyla birebir ilişkili bir durumdur. Bu özgüven ise Allah ile sağlıklı ve sahici bir ilişki kuran mümin insanın inşa edebileceği ve bunun bütün insanların varlığı için gereken temel şartı sağlayacağı bedihidir. Bu her insanın müslüman olması gerektiği anlamında değil! Ama her insanın kendi özgüvenine sahip olarak alacağı kararı kendi iradesi ile alması anlamına gelir. Din, ırk, cins ayrımı yapılmadan birlikte var olunacağı bir dünyayı kurmak mümkün olabilir. O zaman bu büyüyen acıların son bulacağını düşünmek makul olur.

İnsanlığın geleceğinde her insanın kendi imtihanını vermesi gerektiği temel bir ilke olarak öne çıkarılmalıdır. Bu yüzden baskı, hile ve yalan ile kişilerin din değiştirmelerine ön ayak olmanın bir karşılığı yoktur. Kim neye inanıyorsa inansın, o onun bileceği bir şeydir, ancak birlikte yaşamanın temel ölçütü birbirine karşı beslenecek sevgi ve saygı olmalıdır. Bu da kişinin kendisine yönelik olmasını istemediği hiçbir şeyi kendisi de başkasına yönelik olarak düşünmemelidir. Gazze saldırısı bu düşüncelerin hayat bulmasını sağlama konusunda önemli bir psikolojik zemin oluşturdu. Her insan yeniden düşünmeli ve bu kaotik zeminin kimin işine yarayacağını yeniden düşünmelidir. Emperyal vizyonlar, küresel çeteler, sermaye sahiplerinin sadece kendi çıkarlarını düşündükleri gün gibi aşikârdır. Bu durum ispat gerektirmez!

Bizi güdüleyen ve sürüleştirerek özgürlüğümüzü elimizden alan güç temerküzlerini mi ciddiye alacağız? Yoksa bizi özgürleştirerek birlikte var olmayı sağlayacak sevgi ve saygıyı mı eksene alacağız? Bu karar insanlığın geleceğini de belirleyecek olan karardır. Son İsrail katliamı ve soy kırımı, bize eğer yaşamak istiyorsak, bunu özgürce yapmanın yönteminin şiddetten bağımsız ve iktidar gücünün kötü kullanımını devre dışı tutacak yeni bir sivil iktidar alanının varlığının zorunluluğunu işaret ettiğini belirten bir sorumluluk yüklenmek olacaktır.

Ey İnsan, yaşadığımız bu acı bize yol gösterici bir kılavuz olsun…