Hazım Sağıye
TT

Ateşkese, zafere, davaya ve hep insana dair…

İsrail, Gazze Şeridi’ne yönelik savaşını başlattığında şiddete, ondan daha şiddetli bir hedef eşlik etti: Hamas hareketinin kökünün kazınmasından ve tüm İsrailli rehinelerin herhangi bir şart, müzakere veya takas olmaksızın geri alınmasından daha azına razı olmamak. Binyamin Netanyahu daha sonra bunu ‘mutlak zafer’ olarak adlandırdı. Bu ‘mutlak zaferin’ zıttı da zorunlu olarak düşmanı ‘mutlak’ bir şekilde ezmekti.

Bundan önce de Aksa Tufanı operasyonuna nehirden denize tüm Filistin’in özgürleştirilmesini ve İsrail devletinin tamamen ortadan kaldırılmasını ifade eden ezgiler eşlik ediyordu. Daha gerçekçi olanlar, Aksa Tufanı operasyonunun tüm hedefleri gerçekleştiremese de bu yolda atılan ilk en büyük adım olduğunu düşünüyordu. ‘Hapishanelerin boşaltılması’ da bir başarı sayıldı ve Hamas; Fransa ve Latin Amerika’daki ‘hapishanelerin boşaltılması’ çağrılarına da muhatap oldu.

Yukarıda bahsettiğimiz iki ‘mutlak’ zaferin insanı ve siyaseti pek umursamadığı açıktı. Savaş eylemleri genelde insanı pek dikkate almaz, ki lügatindeki şu cümlelerden de bunu anlayabiliriz: Şehitler veriyoruz, ölüme gülümsüyoruz, verdiğimiz kurbanları önemsemiyoruz, şu bu umurumuzda değil…

Ancak yaşanan son savaş, insani olan ile savaşa ait olan arasındaki arayı net bir şekilde açtı. Bunu da siyaseti ve göreceli hesapları ortadan kaldırmak ve savaş-barış düzeyinden silme-yok etme seviyesine taşınmak suretiyle yaptı.

Dört günlük ateşkese ancak İsrail içinde yaşanan siyasi mücadelelerden sonra varılabildi. Netanyahu bu mücadeleler esnasında Netanyahu kaçamak davranarak, esirlerin aileleriyle görüşmeye haftalarca yanaşmadı. Ayrıca Ben-Gvir başta olmak üzere en katı bakanlar da herhangi bir ateşkese karşı çıktı. Çünkü ateşkes, Hamas’a kendini toparlaması için imkân veren bir hediye olurdu.

Bu arada insanların enkaz altından çıkarılması ve biraz hava soluyup yiyecekle tıbbi malzemeye kavuşması, Hamas sözcülerini nadiren durdurabildi. Zira trajediler, onları ancak ‘Siyonist düşmana’ karşı ek bir delil haline geldiğinde durdurur.  

Netanyahu üzerindeki en büyük baskının esir ailelerinden gelmesi anlamsız değildi, çünkü canlı acının temsilcileri onlar. Filistinlilere gelince… İsrailli esirler ve onların aileleriyle büyük bir ortak paydada buluşup da televizyonda konuşma imkânı bulan yüzlerde, yaşam ve özgürlük kaygısının nasıl da diğer tüm kaygıların üstüne çıktığı açıkça görüldü. Bu yüzlere ara sıra meşhur zafer ilan etme geleneği de yansımıştı. Dr. Gassan Ebu Sitte öncülüğünde birkaç harika doktorun halk kutlaması, şiddetin olmadığı bir dünyaya olan özlemlerini ifade etmek için bir teneffüs molası gibi görünüyordu. Bu esnada seminerler de tarihte, özellikle de bizim tarihimizde şiddetin ne kadar büyük bir yer tuttuğunu anlatmak için yarışıyordu.

Çünkü biz, ancak şiddet yoluyla hakkın tamamına ve derhal ulaşırız. O hak, sahibini bulmasa bile bu böyledir.

Peki bu dil ve ona eşlik eden davranışlar, bir şey ve insana karşı tutum, başka bir şey mi? Yoksa asla kesişmeyen iki paralel çizgiyle mi karşı karşıyayız?

Her iki tarafın ideolojisinde de insan, öncelikler listesinin en alt sıralarında yer alıyor. Hamas yetkilisi Musa Ebu Merzuk, Gazze’deki sivillerin korunmasından, 2007’den beri siviller için tek bir sığınak bile inşa etmeyen örgütünün değil, BM’nin sorumlu olduğunu açıkladığında çok netti. Bu sırada sivillere Filistin’in, tüm Filistin’in kurtuluşunu vaat ediyor, daha doğrusu onları tehdit ediyordu. Likud suretindeki Siyonist milliyetçilik de dünyada sadece, kurbanlar ve onların aileleri gibi ‘zayıf kimselere’ yer olmayan bir savaş durumu varsayıyor.

Bu çatışmanın kahramanı, siyasi ve ahlaki davranışlarından ve güvenlik sorumluluğundan ötürü kınandığı ve hükümet başkanlığını yitirir yitirmez sorgulanmaya ve hapse girmeye aday olduğu için savaşa kişisel olarak ihtiyaç duyuyor. Ama ondan önce de dünya, çatışma ve güç gösterisi için bir sahneydi.

Siyasete kapıyı kapatan böylesi davalarda, sloganlarda ve ‘taleplerde’ sadece katil ve maktul kılığındaki bedenler ve ruhlar kalır. İsrailli generaller, ateşkesten yana olan çekincelerini dile getiriyorlar. Çünkü ateşkes, zaferi gölgeleyebilir ya da onların intikam operasyonlarını kenarda bırakabilir veya yavaşlatabilir.

Bunun karşısında daha çatışmalar başlamadan önce zafer ilan eden meşhur Arap geleneği var. Savaşın tozu dağıldığında bile bu savaş, insani maliyetin hiçbir şekilde hesaba dahil olmadığı ‘ilahi’ zaferin geçerliliğini teyit eder.  

İnsan, savaşan ve öldürülen bir varlıktır. O, savaş esnasında direnir ve meydan okurken, onun acısını ve ölümünü azaltmanın tek aracı olan siyaset de dışlanıp bir kenara atılır. Bununla birlikte davalar ne zaman kendi kendine yetecek şekilde devleşir ve bu davalara aidiyet ‘bizden ve hayatımızdan daha önemli’ olana aidiyet anlamına gelirse o zaman insan cüceleşir ve her an feda edilmeye hazır hale gelir.

Bu, direnen ve sonra dava için can veren ‘insanımız’ için geçerli olduğu gibi, dava uğruna ortadan kaldırılmayı güzel gören ‘insanları’ için de geçerli. Sonuç olarak ne bizimkiler insandan sayılıyor ne de onlarınkiler.

Böyle bir kafa yapısına sahip kişi mağlup olduğunda korkutucu olur. Galip olduğunda ise daha da korkutucu...